Fethiye’den Kayaköydeki otelimize gitmek için yukarıya tırmanıyoruz.
Ovacık’tan geçerken dükkan isimlerine bakıyorum,
neredeyse tamamı Türkçe…
İlerleyip, göbekten sağa döndüğünüzde de Hisarönü’ne giriyorsunuz.
Birbirine bitişik iki yerleşim.
Ama…
Sanki,sınırı geçip farklı bir ülkeye girdiğiniz hissine kapılıyorsunuz; bu kez neredeyse tüm tabelalar İngilizce…
Bir tane Türkçe bulabilir miyim diye dikkat kesiliyorum, samanlıkta iğne aramak kadar zor!..
Peki bu turizm için yetiyor mu? Aşırı pahalılık,kirlilik…nedeniyle yetmediğini gördük. Kayaköy’deki otelde yalnızca bir Japon çift vardı!..
Kalanı,Türkiye’den ve yurtdışında yaşayan Türkler…
(Yıllar önce Kalkan’da bir lokantaya gitmiştik.
Menüye baktık,İngilizce…
Anlıyoruz,turistik bir yöre,İngilizce yazmaları da yararlı ama Türkçe yazarsın,
altında da parantez içinde İngilizcesini…
Haydi İngilizce yazdın bari parantez içinde Türkçesini de yaz!..
O da yok!
Nuran,niçin Türkçesini yazmadıklarını sorunca,aldığı yanıtı unutamadık:
“Biz paramızı sizden değil onlardan kazanıyoruz…”
“Bu kafayla haydi size iyi para kazanmalar”deyip birşey yemeden çıktık.
Çıktık çıkmasına da,diğerleri de aynı…
Emlakçıların -hay Allah yine yanlış yazdım! Bir tane ‘Emlakçı’ tabelası görmedik ki!.. tamamı ‘Real Estate’!..-
Ev fiyatlarının tamamı da Pound!.. Birkaç tane Euro üzerinden fiyat var ama…
Türk Lirası hak getire!)
Kayaköy…
Biz Kayaköy diyoruz ama genelde tanımlanan adıyla
‘Ghost Town-Hayalet Kent’
Hayaletliğine geleceğim ama bir zamanlar köyden öte bir yerleşim imiş…
Eski adı Levissi…
Büyük bir ovanın sırtına (Ovacık ismi de oradan geliyor) kurulmuş binlerce yıllık bir yerleşim alanı…
1923 nüfus mübadelesi öncesi; 3000’den fazla evi,
iki büyük kilisesi,dokuz şapeli (mescit gibi küçük ibadet ve dua yeri),büyük bir okulu,iki eczanesi,doktoruyla küçük çapkı bir sağlık merkezi,
postanesi, zeytinyağı sıkım evleri,hatta bölgenin en güçlü gazetelerinden Karya’nın günlük olarak basıldığı bir basımevi olan; atölye ve dükkanlarıyla yörenin önemli bir sosyal ve ticaret merkezi…
İhracat yapıldığı için gümrük ofisi de var…
Evler öylesine yerleştirilmiş ki,hiçbir ev diğerinin ne manzarasını ne de ışığını kesiyor…
Köyün sırtına çıktığınızda altınızda boydan boya uzanan masmavi bir deniz,güzelim koy…(60’larda arkadaşlarla ilk gittiğimizde,hızla yokuş aşağı süzülüp,kendimizi koyun pırıl pırıl sularına bırakmıştık…)
Peki niçin hayalet?
Şimdi artık karşınızda o köyün iskeleti duruyor…
Kırılmış taş kesme merdivenli,taş döşeli dar sokaklarından köyün içinde yukarılara tırmanırken,
çevrenizde gördüğünüz yıkılmış çatıları,boş bir delikten ibaret kapı ve pencereleriyle yıkık taş ev duvarları…
Geçmişin canlı yaşamından geriye kalan hüznü bugüne taşıyorlar…
Sokaklarında gezinirken o hüznün içinizi doldurduğunu hissediyorsunuz…
Kayaköy üzerine bir kitap okumuştum,yazarının ismini anımsayamıyorum ama kitabın ismi hala aklımda:
“Güneşi Penceremde Bıraktım”…
Hayallerini,anılarını ve ruhlarını bırakarak terkedip gittikleri o evlerde artık güneşin bırakıldığı hiçbir pencere de kalmamış…
Nüfus mübadelesi sonucu burada yaşayanlar Yunanistan’a göçmüşler…
Oralardan getirilen Türklerin bir kısmı da buraya yerleştirilmiş ama,kısa zamanda,köyü,yamaçtaki evlerini terkederek ovaya yerleşmeyi tercih etmişler…
Ardından bir darbe de 1957’deki Fethiye depremi de vurunca terkedilen evler iyice göçmüş…
Bir anımsatma:
Genellikle yanlış bilinir…
Kurtuluş Savaşı sonrası,Lozan görüşmeleri sırasında ‘mübadele’yi isteyen Türkiye değildi.
Nüfusu iyice azalan Yunanistan talep ediyor,
İngiltere’nin bastırmasıyla da Türkiye’de kabul etmek durumunda kalıyor…
Yani, halkların kendi rızaları dışında yer değiştirmesi,
yüzlerce yıldır yaşadıkları toprakları ve evleri bırakarak bir bilinmeyene doğru gitmek zorunda bırakılmaları sonucu,büyük acı ve sıkıntılara yol açan mübadele;
o dönemdeki Yunanistan başdelegesi Venizelos’un teklifi ve İngiltere delegesi Lord Curzon’un desteğiyle gerçekleşiyor…
Levissi’den (Kayaköy)
göçenler Atina yakınlarına yerleştikleri yere hangi ismi veriyorlar?
Neo Makri…
Yani?
Yeni Fethiye…
Atina’da, İzmir’den göçenlerin kurdukları(artık kentin en önemli merkezlerinden birisi) semtin adı neydi?
Neo Symrni…
Yani? Yeni İzmir…
Sanki sokaklardan taşan çocuk seslerini,esnaf gürültülerini,kapıdan kapıya komşu sohbetlerini hissedip ,
içimdeki hüznün getirdiği sessizliği yok etmek isteyerek dolaşıyorum bir kez daha boş sokakları…
(Mimarlar Odası’nın girişimleriyle bu hayalet köy,
“Barış ve Dostluk Köyü” olarak yeniden yaşama kazandırılmak istense de ne yazık ki bu girişim bu güne değin gerçekleşemedi…)
Nasıldı Süreyya Berfe’mizin dizeleri?
“Geliyorlar
Konuk değiller
Ziyaretçi hiç…
Gidiyorlar
Arkalarına bakarak gidiyorlar…”
İnsanın özsularını aldığı topraklardan uzaklaşmasının acısını bilen politik bir göçmen olarak,insanlığın artık bu acıları yaşamaması dileğiyle sonlansın yazı…