“Türkçede güzel söz çoktur; onu hakkıyla kullanan azdır.”

— Ali Şîr Nevâî’nin düşüncesinden

Bir dil ne zaman yoksullaşır? Kelimeleri azaldığında mı, yoksa insanlar ellerindeki kelimelerin gücüne ve kendi söz söyleme becerilerine güvenmediğinde mi? Türkçenin bugün yaşadığı asıl sorun, sözünün azlığı değil; çoğu zaman kendi sözümüze güvenmeyişimizdir. Daha bilgili, çağdaş ya da derin görünmek uğruna açık ve güçlü kelimeleri bırakıp cümlelerimizi yabancı sözlerle ağırlaştırıyoruz.

Dil, yalnızca iletişim kurmamızı sağlayan bir araç değildir. Düşünürken, severken, öfkelenirken ve kendimizi dünyaya anlatırken içinde yaşadığımız görünmez evdir. Kullandığımız kelimeler; kim olduğumuzu, hangi çevreden geldiğimizi ve kendimize toplum içinde nasıl bir yer biçtiğimizi de ele verir. Bazen tek bir kelime, cümlenin taşıdığı anlamdan daha fazla konuşur.

Arapçanın getirdiği anlam katmanları

Türkçe, İslamiyet’ten sonra bilim, hukuk, din ve yönetim alanlarında Arapçadan beslendi. Çoğu zaman eylemi doğrudan söyler: görmek, düşünmek, sevmek, anlamak. Arapça kökenli sözler ise bunlara başka anlam katmanları ekler: nazar, tefekkür, muhabbet, idrak… Bu kelimeler birbirinin tam karşılığı değildir; yerinde kullanıldıklarında dilin anlatım alanını genişletirler.

Ancak “düşünür” demek yeterliyken “mütefekkir”, “zorunlu” yerine “mecburi” diyen biri yalnızca düşüncesini aktarmıyor; sözüne ağırlık kazandırmaya da çalışıyor olabilir. Fakat ağır kelimeler her zaman derin düşüncelere açılmaz. Kimi zaman düşünce yerinde sayarken kelimeler onun çevresinde gösterişli bir alay gibi dolaşır.

Bu eğilimi kendimde de yakalıyorum. Bazen Arapça kökenli bir kelimenin cümleyi daha güçlü göstereceğini sanıyorum. Sonra aynı düşünceyi daha yalın bir sözle kurduğumda anlamın eksilmediğini, tersine berraklaştığını görüyorum.

Fakat buradaki mesele, Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri Türkçeden sürmek değildir. “Kitap”, “kalem”, “insan”, “dünya”, “tarih”, “sanat” ve “edebiyat” yüzyıllardır Türkçenin içinde yaşamaktadır. Onları yabancı saymak, ağacın hangi dalının hangi yağmurla büyüdüğünü tartışırken ağacın kendisini unutmaktır.

Farsçanın duygu iklimi

Farsça ise Türkçeye evin içinden, bahçeden ve şiirden seslenir. Pencereyi açmış, çarşıya uğramış; dosta dert anlatmış, sevdaya naz katmıştır. “Dert”, “naz”, “serzeniş”, “avare”, “divane” ve “perişan” yalnızca bir şeyi adlandırmaz; beraberlerinde bir duygu iklimi de getirir. “Nazından yoruldum, serzenişinden incindim; yine de senden vazgeçmeye kıyamadım,” derken kelimelerin bir bölümü Farsçadır; ancak cümlenin acısı çoktan bizim olmuştur.

“Hane”, “name”, “gâh”, “kâr”, “perver” ve “zede” gibi yapılar da zamanla Türkçenin kelime kurma düzenine karışmıştır: hastane, dershane, seyahatname, sanatkâr, vatanperver, depremzede… Başka bir dilden gelen parçalar, Türkçenin elinde yeni anlamların harcına dönüşmüştür.

Sonuçta kelimeler yolcu, ev Türkçedir. Öyleyse Arapça ve Farsça kökenli kelimeler kullanırken Türkçe konuşmuyor muyuz? Elbette konuşuyoruz. Çünkü bir dili yalnızca kelimelerinin doğum yeri belirlemez. Dilin asıl omurgası; söz dizimi, ekleri, ses düzeni ve dünyayı cümleye dönüştürme biçimidir.

“Arkadaşlarımla bahçede kitap okuyacağım” cümlesinde “bahçe” Farsça, “kitap” Arapçadır; “arkadaş” ise Türkçenin “arka” sözüyle “-daş” ekinden doğmuştur. Çoğul ve iyelik ekleri, bulunma durumu, “oku-” fiili ve gelecek zaman eki de Türkçedir. Kelimeler farklı ülkelerden gelen yolcular olabilir; onları aynı sofraya oturtup anlamlı bir bütüne dönüştüren ev Türkçedir.

Şehrin dilinde Fransızca

Bu evin kapısı tarih boyunca yeni dünyalara açıldı. Osmanlı’nın son döneminden başlayarak şehir hayatıyla birlikte Fransızca kelimeler gündelik yaşama girdi: apartman, asansör, kuaför, parfüm, garaj, randevu, abajur, gardırop… Yeni yapılar ve alışkanlıklar gelirken adlarını da beraberlerinde getirdiler. Şehir; apartmanı, metrosu ve kafesiyle biraz Fransızca konuştu, köy yoluysa Türkçenin eski sesini korudu.

Bilimin ve sanayinin getirdiği Almanca kelimeler

Almancanın etkisi daha sınırlı kaldı. Özellikle 1933 Üniversite Reformu’yla Türkiye’ye gelen Alman bilim insanları, akademik ve bilimsel ilişkilerin güçlenmesinde önemli rol oynadı. Şalter, dübel, otoban, doçent, şnitzel ve röntgen gibi kelimeler; mühendislik, sanayi, tıp ve üniversite ilişkileri aracılığıyla dilimize yerleşti. Çünkü toplumlar yeni bir araç veya kavramla karşılaştıklarında çoğu zaman onun adını da alırlar. Bu kelimeler yıllarca halkın ağzında dolaştı; sesleri değişti, köşeleri aşındı, Türkçenin eklerini giydi. Gelen kelime yalnızca bizi değiştirmedi; biz de onu değiştirdik.

İngilizcenin hızlı ve görünmez kuşatması

Bugün İngilizcenin etkisi ise farklı ilerliyor. İngilizce yalnızca yeni kavramların adlarını getirmiyor; iş yapma biçimimizi, reklam dilimizi, konuşma kalıplarımızı, hatta fiilleri kullanışımızı da dönüştürüyor. Üstelik bu değişim, yüzyılların ağır akışıyla değil, ekranların ve algoritmaların hızıyla gerçekleşiyor.

“Toplantı” varken meeting, “son tarih” varken deadline, “geri bildirim” varken feedback, “güncellemek” varken update etmek, “gönderi” varken post demek çoğu zaman dildeki bir boşluğu doldurmuyor; var olan Türkçe sözü görünmez kılıyor. “Meeting sonrası feedbackleri değerlendirip projeyi update edeceğiz” cümlesi, söyleyeni daha bilgili göstermez. Üstelik bu kelimeleri en sık kullananların bazen İngilizceye en az hâkim kişiler olması düşündürücüdür. Yabancı söz, bu durumda bilginin değil, bilgili görünme arzusunun işaretine dönüşür.

Elbette internet, yazılım ve çip gibi yeni kavramlarla birlikte yabancı kelimelerin gelmesi doğaldır. Her kavramın karşılığını ilk günden bulmak mümkün değildir. Sorun, ihtiyaç duyulan kelimeleri almak değil; Türkçede karşılığı bulunan her sözün yerine İngilizcesini koymayı çağdaşlık sanmaktır.

Kelimeler Türkçe, düşünce kalıbı İngilizce!

Daha derindeki dönüşüm, Türkçe kelimelerin İngilizce düşünme kalıplarıyla dizilmesidir. “Bu benim için çalışıyor”, “Sana geri dönüş yapacağım”, “Günün sonunda” ve “Bunu satın almıyorum” yerine “Bu işime yarıyor”, “Sana haber vereceğim”, “Sonuçta” ve “Buna inanmıyorum” demek daha doğal ve güçlüdür.

Benzer biçimde “Süreci kontrol ediyor olacağım”, “Gerekli düzenlemeleri yapıyor olacağız” ve “Sizinle iletişime geçiyor olacağım” gibi ifadeler yaygınlaşıyor. Oysa “Süreci denetleyeceğim”, “Gerekli düzenlemeleri yapacağız” ve “Size haber vereceğim” demek yeterlidir. “Belgelerin kontrolünü sağlıyor olacağım” yerine “Belgeleri denetleyeceğim” demek, tek fiille anlatılabilecek bir işi resmî törene dönüşmekten kurtarır. Bazen dört kelimeyi tek fiile indirmek, düşünceyi de sisin içinden çıkarmaktır.

Dilin değil, özgüvenin eksikliği

Gereksiz İngilizce kelimeleri bilgi ve yetkinlik göstergesi sayan kişi kendine şunu sormalıdır: “Ben buna neden ihtiyaç duyuyorum?” Belki de yetersizlik dilde değil, dili kullananın kendine güvenindedir.

Türkçeyi korumak, onu cam fanusa koymak değildir. Asıl koruma; ihtiyaç doğduğunda Türkçenin imkânlarıyla yeni kelimeler üretebilmek ve düşünceyi onun doğal sesiyle kurabilmektir. Geçmişte yabancı kelimeler eve gelir, zamanla evin düzenine uyarlardı. Bugünse bazen bütün ev misafire göre değiştiriliyor. Sorgulanması gereken dönüşüm budur.

Dil, bir toplumun belleğidir. Başka dillerden beslenmek zenginliktir; kendi dilinde düşünme yeteneğini yitirmekse yoksullaşmadır. Türkçe altı yüzyıl önce de güçlüydü, bugün de güçlüdür. Eksik olan kelimeleri değil, onları yerinde kullanma irademizdir.

Yunus Emre’nin uyarısı hâlâ canlıdır:

> Söz ola kese savaşı,

> Söz ola kestire başı,

> Söz ola ağulu aşı,

> Bal ile yağ ede bir söz.

Kelimeler elbette yolcudur; sınırları aşar, dilden dile geçer, yeni anlamlar kazanır. Fakat onları bir düşünceye, bir duyguya ve ortak bir hafızaya dönüştüren omurga Türkçedir. Ve bence Türkçenin şu anda tek eksiği, bizim sözü seçme, işleme ve düşünceye güvenerek söyleme irademizdir.

6D953A23 1620 4575 9646 Ad97Bfa9Bea5