Sevincimizi, öfkemizi ya da şaşkınlığımızı biz mi belirliyoruz? Neye ve kime ne kadar nasıl kızacağımız, nasıl seveceğimiz konusunda biçimlenmemiz mümkün müydü acep? Lideri, sanatçıyı, şairi, yazarı, starı biz mi ortaya çıkarıyoruz yoksa onu beyinlerimize şırınga eden görünür görünmez süreçler mi var?

Dünya Kupasında ülkemiz erken ayrılınca kupa heyecanımda erken bitmişti; dünya ülkelerinin seviyesini de görmek istiyordum ama bitmiş heyecana rağmen bir gerekçe yaratıp izlemem iyi olur diye düşünürken, kupa sırasında faşist Trump ve FİFA’nın yarattığı eşitsiz koşullarda yarışma çok can sıkıcıydı. İran’a futbolda savaş çizgisi çekilmişti.

Geriye Mısır, Fas ve İspanya kalmıştı izlemeye değer. 28 yaşında bir oyuncu Marc Cucurella Saseta, saçlarıyla itici bir tepkiyle dikkatimi çekti. Parmaklarını sürekli üzerinde gezdirdiği ve hızını kesen bu çirkin saçlara bir ben tepki koymamışım içimden, haberleri okuyunca ortaya çıktı ki bu sayı milyonlara ulaşmış. Peki! bizi bu tepkiye çeken görsele duyduğumuz his bizim kendimizce oluşturduğumuz duygu mu yoksa onu ekranlara getiriş şekilleri, ondan önce içimize konulmuş kültürel, psikolojik ve sosyal etmenlerle bizi biçimlendiren uluslararası bir kodlama yönteminin uygulayıcılarının deneği olarak ortaya çıkan bir duygu muydu? Biran paniğe kapıldım ben ben miyim diye. Aynı şekilde Marc Cucurella Saseta’nın, oğlunun ancak kendini öyle tanıyabildiği için saçları o şekilde olduğu açıklaması yine kızan milyonları biran da merhamet ve sevgi duygusuna devrildi. Kendimizden utanır olduk. Utanan bizdik de utancın kaynağı duygu bize mi aitti ki utancı bize düştü? Bir aile babası olmasının ortaklaşılığı ile kanımız kaynadı Cucerella’ya. Pavyona yönelen ünlü değil ailesine içinde mutluluk arayan olmasıydı aynı zamanda beni sevindiren. O bir baba.

Nerden çıktı bu kodalanma şüphesi derseniz; İçeri alınan son dönem gazetecilerinden birinin itirafından içime oturan bir kuşku. “Sarıkaya, iş insanı Serdar Özyurt’la ilgili haberler ve sosyal medya paylaşımları yaptığını, karşılığında hesabına para gönderildiğini belirterek, ödemelerin sanal medyadaki tanıtım ve PR faaliyetlerinin karşılığı olduğunu söyledi.” Yani parayı alan gazeteci bize tarafsız bilgiyle haber vermek yerine; bir kişi, bir nesne veya bir fikir için biçimlenmemize dönük para karşılığı haber yapıp sizde o gerçek ve doğruymuş gibi algılıyorsunuz. Büyük algoritma.

Hatice Turan’ın dediği gibi:

“Bugün devasa teknoloji şirketlerinin yazdığı kodlar; hangi haberi göreceğimizi, güne hangi duyguyla başlayacağımızı, kime öfkelenip kimi alkışlayacağımızı sessiz sedasız dikte ediyor. Bu bir tesadüf değil; etkileşim tüccarlarının kurduğu görünmez bir manipülasyon düzeni. Sistem, bireyi bilgilendirmek veya hakikate ulaştırmak için değil, ekranda kalma süresini maksimuma çıkarmak için çalışıyor. Ne yazık ki insan zihni, öfkeye, kışkırtmaya ve sansasyona, dengeli bir hakikatten çok daha hızlı çekiliyor.

İşte “algoritma faşizmi” tam da bu noktada devreye giriyor: Sizi kendi dijital yankı odanıza hapsediyor, karşıt görüşleri ekranınızdan silip atıyor ve gerçeğin yerine, size satılmak istenen illüzyonu koyuyor.

Sosyal medya mecralarında olguların nasıl kitleler halinde tahrif edildiğini her gün tecrübe ediyoruz. Bağlamından koparılmış üç saniyelik bir video, manipüle edilmiş bir fotoğraf ya da sırf tıklanma uğruna uydurulmuş bir yalan, algoritmaların rüzgârıyla dakikalar içinde milyonlara ulaşıyor. İşin en ürkütücü yanı ise hakikat ortaya çıktığında artık çoktan geç olması.”

Tabi biz bu yalanların ortasında hiç tanımadığımız insanlarla hiç tanımadığımız insanlar için bir kavgaya tutuşup kinleşiyor, hatta taraf olmakla kalmıyor suç makinesi olacak kadar saldırgan, kötü söz sahibi yaratığa dönüşüyoruz. Gerçeği gözümüzün içine soksalar da beynimizin içini dolduran yalandan kendine yer bulamadığından etkisiz oluyor. Ve gerçek inatçı ama kaplumbağa hızında yol alır.

Biz biz olmaktan uzaklaştığımız için kullandığımız kimlik bize ait olmadığından içten ele geçirilmiş bir mahkuma dönüyoruz. Bağırıyoruz mesela “Hain” ses bizden çıkıyor da bize ait değil. O sesin getireceği fayda da bize ait olmuyor sonuçta. Öylesine körleşiyoruz ki hiç fayda sağlamayan biz, bu kamplaşmanın mağduru olarak ulaştığımız sahte mutluluğun insanlığa, ülkeye ve geleceğe verdiği tahribatı da göremiyoruz. Ne okumamız hangi kitabı okumamız hangi yazarı okuyacağımız şaşalı efektlerle beynimize sokanlar, hangi filmi izleyeceğimizi fısıldayanlar ne yiyeceğimizi ne söyleyeceğimizi de belirleyenler maalesef.

Elin oğlu, onlarca insanın eylemlerde altında kalarak can verdiği polis tomasının üzerine çıkınca, biçimlendirilmiş duygularımızla çağımızın kahramanı yapabiliyoruz bir anda. Onun dokunulmazlık zırhıyla bunu yaptığı aklımıza gelmez ilk olarak. Ne düşündürtüyorlar bize sıkılı yumruğu ile attığı sloganlarla bizi bir yerden bir yere yol yürüten lider. Biz mi güçlüyüz o mu güçlü? O mu güç katıyor bu yürüyüşte biz mi onu güçlü kılıyoruz? Birlikte güçleniyorsak: neden o kahraman oluyor da biz dostlarımızla bir kavgaya tutuşup öfke krizine tutuluyoruz. Sonra onun, yarattığımız liderin önünde el pençe durup beni gör diye çırpınıyoruz? Neden o karar veriyor ki? Ben onu lider yaparken ben ben olamıyorum da biçimlendirilmiş oluyorum? Devasa şirketlerin kodladığı bir kimliktim sadece. Bana düşmanlık yapan karşıtım benim kodlanmam rüzgarına farklı boyutta yakalandığı için karşıtız. Bana benzetememişler. Benzediklerim de kalabalık benzetilemediklerim de o halde doğru hangi doğru, aklına hep geç gelen mi yoksa ilk gelen mi?

“Dijital köle olduktan sonra, bizi biçimlendirip oradan oraya sürükleyenler bunun üzerinde para kazandıkça, bizde rahat rahat bu sürüklenmede rol almaya devam ettiğimiz sürece çark iyisi ile kötüsü ile devam etti ediyor, edecek. Çünkü basmakalıpların içine sıkışan düşünceler, yargılar öyle rahat rahat kurtulabileceğimiz değil en kalın zincirlerle bağlanmış duygularımızdır. Zinciri kırabilen özgür olabilendir. Adının özgür olması değil beyninin özgür olması en önemlisidir.