Okuduğu kitapları, hakkında kimseyle konuşmadan, yazmadan kenara istiflediğinde çabuk unutuyor insan. İçeriğini unutmak bir yana, yazarın adını, kitabın adını, konusunu bile unutuyor. Okunanlar hakkında birkaç satır bir şeyler yazmak veya kitabı birilerine anlatmak, bu unutuşun önüne geçmeyi sağlayan bir yöntem. Kitaptan, altı çizilesi bazı yerleri alarak küçük bir tanıtım yazısı oluşturmak da öyle.

Son yıllarda kitap adlarını da yazar adlarını da çok önemsememeye başladığımı ve yeni tanıştığım yazarları da yeni okuduğum kitapları da hemen unutmaya terk ettiğimi, umursamadığımı, önemsemediğimi fark ediyor ama bunu da umursamıyor, önemsemiyordum. Bütün bunlar, “Aklımda tutsam ne olacak sanki?” gibisinden bir boş vermişlikle ya da kendinden başkasını önemsemeyen bir burnu büyüklükle, boş bir ukalalıkla olmuyor. Aksine özü önemseyen bir seçicilikle, aklı korumaya odaklı bir özenle, “Özünü al, gerisini yerinde bırak!” diyen gizli bir iç komutla gerçekleşiyor. “Aklın çöp sepeti değil. Ambalajı, kurdeleyi, süsü püsü, hepsini doldurursan aklının kendisi ambalaj olur.” diyen bir komutla. Ama yine de biraz can sıkıcı...

Lea Ypi yeni tanıştığım bir yazar. İyi ki tanıştım, çünkü içime çöreklenmekte olan o önemsemezlik, umursamazlık halini kırdı. Onun adını unutmamak istedim. Onu takip etmek, bir gün Nobel falan alırsa (ki verebilirler de vermeyebilirler de…) kaçırmamak, haberdar olmak istedim. Önümüzdeki zaman içinde kendisinden çok söz ettireceğini düşünüyorum.

Aman aman bir edebi başarıdan dolayı mı? Çok yaman bir yaratıcılık gücünden dolayı mı? İkisi de değil. Öyleyse neden? Şimdilik bunun yanıtını bilmiyorum.

Lea Ypi’nin okuduğum kitabının adı “Özgür” veya “Her Şey Parçalanırken Büyümek”

Her şey parçalanırken ihtiyarlayan nesilden olduğum için mi yoksa benzer şeylere üzülüp benzer şeyleri kafaya taktığımız için mi bilmiyorum Lea Ypi gerçekten ilgimi çekti. Kendime yakın buldum. Birçok satırının altını çizerek, dikkatle okudum.

Her Şey Parçalanırken Büyümek bir anı kitabı. Kitap, Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış. (1. baskı: İstanbul, Temmuz 2023) Çeviren İlknur Özdemir.

Kitapta altını çizdiğim bölümlerin bir kısmını aşağıya ekliyorum:

“Biyografiler, dikkatli bir şekilde ayrılırlardı: iyi ve kötü, daha iyi ya da daha kötü, temiz ya da lekeli, uygun ya da uygun değil, şeffaf ya da karışık, kuşkulu ya da güvenilir, hatırlanması gerekenler ve unutulması gerekenler diye. Biyografi, her türlü soruya verilecek evrensel yanıttı, o olmazsa bütün bilgiler birer görüş konumuna indirgenirdi. Bazı sözcükler vardır ki anlamlarını araştırmak saçmadır, ya kendilerini ve kendileriyle ilgili her şeyi açıklayacak kadar temel sözcük olduklarından ya da o sözcükleri yıllarca duyduktan sonra hala anlamadığınızı söylemek sizi utandıracağı için. Biyografi de öyle bir sözcüktü. Bir kez ağızdan çıkınca onu kabul etmeniz gerekirdi.”

“Bir pasaporta sahip olmanın asla yeterli sayılmadığını, pasaportun gitgide soyutlaşan, bizden gitgide uzaklaşan bir silsilede sadece ilk ve en yakın engel olduğunu keşfettim. Yolların bize gerçekten açılması için vize gerekliydi, ne son demlerini yaşayan eski Parti'nin ne de yakın zamanda ortaya çıkan yeni partilerin vize konusunda bize garanti verebileceği anlaşıldı. Daha da rahatsız edici olan, pasaport ve vize almayı başarsak bile yolculuk masraflarına bunların yardımı olmamasıydı. Bu durumda yurt dışına nasıl çıkacaktık? Mantıklı sonuca varmamız şaşırtıcı derecede uzun sürdü. Çıkamayacaktık.”

“Onların kafalarında kadınları sevmekle onları kontrol etmek hemen hemen aynı şeydi. Bunu babalarından öğrenmişlerdi, onlar da kendi babalarından. Öğrendiklerini sonra kendi çocuklarına aktarmışlardı. Bazı kadınlar bu talimatlara uymak istemezlerdi. Ara sıra, kontrol uygulamakla kontrolü elden kaçırmak arasındaki sınır delinebilirdi, sevgiyle kontrol arasındakinde olduğu gibi. Sonra olay çıkar, kırık bir bilek ya da kanayan bir burun olurdu, sümüklü çocuklar gizlendikleri yerden olanları seyreder, ertesi gün de arkadaşlarına inceden inceye her şeyi anlatırlardı. Haber öğretmenlerin kulağına kadar gider, bazen de Parti işin içine girerdi. Durum kötüleşirse işyerinde ya da mahalle komitesinde bir toplantı yapılırdı. Yoldaşlar, özü insan doğasının sınırlanmasına, topluluk normlarına ya da dinsel mirasa dayandırılan bir eylemin ortaya çıkışım kınarlardı.

Sosyalizm kadınların başörtüsünü çekip almayı başarmıştı, ama kocalarının zihinlerinde değil. Ucunda haç olan zincirleri karılarının göğüslerinden koparmayı başarmıştı, ama o zincirler hala kocalarının zihinlerinde takılıydı. Zamanın değişmesini beklemekten ya da annemin görüşüne göre kendimizi savunmaktan başka yapacak pek bir şey yoktu.”

“Biz sadece kuralları hatırlarız, onların uygulandığı kişileri değil. Sadece talimatları düşünürüz, hizmet ettikleri amaçları değil. Herhalde Katır, öğrencilerinin ailelerini ispiyonlarken bunları düşünüyordu. Haki elini işkence aletlerine atarken kendi kendine herhalde bunu tekrarlıyordu."

“…daha fazla insan okuyup yazmaya başlamıştı ve insanlar dünyanın nasıl işlediği hakkında daha çok bilgi sahibi oldukça dinin bir yanılsama olduğunu iyice anlamışlardı; din, zenginlerin ve güçlülerin yoksullara umut vermek, onlara öbür dünyada adalet ve mutluluk vadetmek için kullandıkları bir şeydi.

‘Biz öldükten sonra başka bir hayat var mı?’ diye sorduk.

‘Yok’ dedi Nora Öğretmen, tipik inancıyla. Zenginler kazanç sağlasın diye, insanların sahip oldukları tek hayatta haklarını savunmak için savaşmalarını önlemelerinin bir yoluymuş bu.

Kapitalistler Tanrı'ya inanmasalar da ondan vazgeçmiyorlardı, çünkü böylesi, işçileri istismar etmelerini ve neden oldukları sefalet yüzünden kendilerini değil de sihirli bir varlığı suçlamalarını kolaylaştırıyordu.”

“Stalin pek çok insan için, sadece Avrupa'da değil, Afrika ve Asya'daki milyonlarca kardeşimiz için de yaşamsal bir esin kaynağıydı."

"Çocukları sever miydi Stalin?" diye sorduk.

"Elbette severdi."

"Lenin'den bile çok mu? "

"Onun kadar diyebilirim, ama düşmanları bunu hep gizlemeye çalıştılar. Stalin'i Lenin'den daha kötüymüş gibi gösterdiler, çünkü Stalin daha güçlüydü ve onlar için çok, çok daha tehlikeliydi. Lenin Rusya'yı değiştirdi ama Stalin dünyayı değiştirdi. İşte bu yüzden Stalin'in de çocukları en az Lenin kadar sevdiği hiçbir zaman doğru düzgün duyurulmadı."

“Umut, uğruna mücadele etmen gereken bir şeydir. Ama öyle bir an gelir ki, umut yanılsamaya dönüşür; çok tehlikelidir. Mesele, olguların nasıl yorumlandığıdır."

“Ona kalırsa başarı her zaman doğru kişilerin doğru seçimleri yapmasına, makul göründüğünde umut için mücadeleye ve olguları, umutla yanılsamayı birbirinden ayırt edecek biçimde yorumlamaya bağlıydı.

Sonunda, dedi babaannem, yazgımızdan kendimiz sorumluyuz. Dünyanızın sınırlarım bilmek için "biyografi" çok gerekliydi, ama o sınırları öğrendikten sonra seçmekte özgürdünüz ve kararlarınızın sorumluluğu size aitti. Kazançlar da olurdu kayıplar da. Zaferlerinizin sizi şımartmasına izin vermemeli, yenilgiyi kabul etmeyi öğrenmeliydiniz. Annemin hep tarif ettiği satranç hamleleri gibi, eğer kurallara hakimseniz oyununuzu istediğiniz şekilde oynardınız.”

Her Şey Parçalanırken Büyümek