Bir zamanlar Bergama Krallığı’nın doğu sınırındayız.
Bazı kentler sessizdir; ama anlattıkları çağları aşar. Edremit Körfezi’ne bakan, Kaz Dağları’nın eteklerindeki Antandros da bu kentlerden biridir.
Magnesia’da, antik kentin kapısında gördüğüm iki isim beni şu sorunun peşine düşürdü: Bu kent, toprağının üzerinde durduğu hâlde neden bu kadar kırgın, neden bu kadar eksikti?
Selçuk’a vardığınızda aklınız ister istemez Efes’in mermer caddelerine, Celsus Kütüphanesi’nin zarif cephesine ve büyük tiyatronun görkemine kayar.
Kazdağları’na ne zaman baksam, yalnızca bir dağ görmem…
Büyük şehirlerin ölçülü, hesaplı, kapısı kilitli aklıyla hemen anlaşılacak bir şey değil köy hayrı.
Bergama’da ana tanrıçaları saymaya kalksanız, tek bir nefes almanız yetmez; sayfalar dolusu hikâye, efsane, eski halkların kadim inançları ve bilgelikleri birikir…
Zeytin gölgesinden antik deniz savaşlarına, kil kokulu kıyılardan kayıp ada hikâyesine uzanan Bademli’nin deniz rotası…
Gitmediğin köy senin olmaz...
Göbeller’den başlayan bir doğa, kültür ve hafıza rotası...
Bergama’da rüzgârın arasından mermerin hikâyesine bakmak böyledir: Mermer susar sanırız; ama bazen en uzun hikâyeyi o anlatır.
Bu bağlantı sizi https://www.ajansbakircay.com dışındaki bir siteye yönlendiriyor.