Bergama’da rüzgârın arasından mermerin hikâyesine bakmak böyledir: Mermer susar sanırız; ama bazen en uzun hikâyeyi o anlatır.
Bergama Akropolü’ne çıkan yolda rüzgâr, yüzlerce yıldır aynı taşa dokunur. Aşağıda Bakırçay Ovası geniş bir harita gibi açılır; yukarıda ise Marmara mermerinin sessiz ihtişamı ağır ağır kendini gösterir. Burada insan yalnızca bir antik kentin kalıntıları arasında yürümez; iktidarın, denizin, emeğin ve taşın uzun hikâyesinin içine girer.
Akropol’de kullanılan mermerlerin önemli bir bölümü, Bergama’ya uzak; ama benim doğduğum yer olması nedeniyle bana çok yakın bir coğrafyadan, Marmara Adası’ndan gelmiştir. Antik çağda Prokonnesos adıyla bilinen bu ada, özellikle Saraylar kıyılarındaki ocaklarıyla Akdeniz dünyasının en önemli mermer merkezlerinden biriydi. Hatta “mermer” sözcüğünün kökenindeki marmaros, önce taşa, sonra denize ve bölgeye adını vermiştir.

Bugün “Marmara mermeri” dediğimiz, Osmanlı hamamlarında ve çeşmelerde de gördüğümüz gri damarlı beyaz taş, adanın bağrından çıkar; kimi zaman bir sütun gövdesine, kimi zaman bir lahde, kimi zaman da imparatorlukların sessiz gösterisine dönüşürdü.
Akropol’de yürürken insan ister istemez şu soruyu sorar: Bergama’ya bu kadar yakın Ayvalık, Dikili, Madra, Kozak ve Lesbos varken neden mermer Marmara Adası gibi daha uzak bir yerden getirildi?

Cevap basit ama önemlidir: Her taş aynı anlamı taşımaz. Ayvalık’ın Sarımsak taşı sıcak renkli, yerel mimariye ruh veren güzel bir taştır. Evlerin cephelerinde, kapı ve pencere sövelerinde, sokakların karakterinde yaşar. Pergamon çevresinde yoğun biçimde kullanılan başka taşlar da vardır; özellikle andezit, Bergama mimarisinde çok yaygındır.
Ama Bergama Büyük Sunağı gibi anıtsal bir yapı için gereken malzeme bambaşkaydı: Büyük bloklar hâlinde çıkarılabilen, ince kabartmaya izin veren, beyazlığıyla ışığı taşıyan, dayanıklı ve prestijli bir mermer. Yani mesele yalnızca taş değil, taşa yüklenen anlamdı. Marmara mermeri, antik dünyanın gözünde tanrıların, tapınakların ve iktidarın taşıydı.
Bugün Berlin’de Pergamon Müzesi’nde bulunan ve yaygın adıyla “Zeus Altarı” diye bilinen Bergama Büyük Sunağı’nda Marmara Adası mermerinin kullanılması tesadüf değildir. Bu, hem teknik hem de siyasal bir tercihti. Bergama Krallığı, uzak ocaklardan getirilen bu prestijli taşla kendi gücünü görünür kılıyordu.
Burada küçük ama önemli bir not düşmek gerekir: “Zeus Altarı” adı yaygın kullanılsa da bu yapı aslında bir tapınak değil, anıtsal bir sunaktır. Dış yüzünü saran Gigantomakhia Frizi yaklaşık 113 metre uzunluğunda ve 2,3 metre yüksekliğinde dev bir mermer kabartma kuşağıdır. Tanrılarla devlerin savaşı bu taşın yüzeyinde neredeyse hâlâ kıpırdar; kaslar gerilir, giysiler savrulur, bedenler birbirine dolanır. Mermer burada yapı malzemesi olmaktan çıkar, mitolojinin sahnesine dönüşür. İç bölümdeki Telephos Frizi ise Bergama’nın kendini anlattığı başka bir katmandır. Bu kez mermer, yalnızca tanrıların değil, kentin kendi köken hikâyesinin de taşıyıcısı olur.
Marmara Adası’ndaki Prokonnesos ocaklarının en büyük avantajlarından biri denize çok yakın olmalarıydı. Bloklar, yarı işlenmiş sütunlar, lahitler, başlıklar ve mimari parçalar ocaktan çıkarıldıktan sonra insan gücü ve ahşap düzeneklerle gemilere yüklenirdi. Marmara’dan Çanakkale Boğazı’na, oradan Ege kıyılarına uzanan bu rota, antik dünyanın lojistik zekâsını gösterir: Ada, ocak, liman, gemi, kent ve anıt aynı zincirin halkalarıydı.
Bu taşlar çoğu zaman yarı işlenmiş hâlde sipariş edilir; son ince işçilik ise kullanılacakları yerde yapılırdı. Böylece hem taşıma kolaylaşır hem de mermer, varacağı yapının ruhuna göre biçimlendirilirdi. Bergama da bu zincirin en görkemli duraklarından biri oldu.
Antik Akdeniz ticaret gemileri ahşaptı. Gövde tahtaları zıvana-geçme bağlantılarla birbirine tutturulur, küçük ahşap kamalarla sabitlenir, ardından içeriden iskeletle güçlendirilirdi. Mermer taşıyan gemilere Latincede navis marmorum denirdi; yani “mermer gemileri”.
Mesele yalnızca devasa bir gemi yapmak değildi. Doğru yükleme, doğru denge, uygun hava, güvenli liman ve biraz da denizin insafı gerekiyordu. Antik dünyada mühendislik; hesap, cesaret ve sabır işiydi. Yani öyle “taşı yükle, haydi Bergama” meselesi değildi. Deniz de kendi kaprisini eksik etmezdi. Bu ticaretin ne kadar ciddi bir mühendislik işi olduğunu Kızılburun Batığı çok iyi anlatır. Kızılburun Batığı, MÖ 1. yüzyıla tarihlenen bir taş taşıma gemisidir. Marmara Adası’ndaki Prokonnesos ocaklarından çıkan dev mermer sütun tamburlarını taşıyan gemi, Klaros Apollon Tapınağı’na ulaşamadan Çeşme açıklarında batmıştır. Batıkta yapılan araştırmalarda sekiz sütun tamburu ve bir Dor başlığı bulunmuş; yükün en az 50 ton olduğu hesaplanmıştır. Her tamburun 6–7 ton geldiği düşünülürse, bu taşların gemiye “hadi bakalım koyduk gitti” mantığıyla yüklenmediği açıktır. Ağırlık merkezi, denge, gövdenin taşıma gücü ve rota ince ince hesaplanmalıydı.
Gemi limana ulaştığında yolculuk bitmezdi. Büyük bloklar rıhtıma indirilir, gerekirse küçük teknelerle kıyıya aktarılır; ardından kızaklar, makaralar, hayvan gücü ve insan emeğiyle Bergama’ya doğru taşınırdı. Akropol’e varan her mermer parçası; denizin, limanın, ustanın, hamalın ve iktidarın ortak emeğiyle oraya ulaşmıştı.
Bergama Akropolü’nde rüzgârın arasında deniz yönüne baktığımda, mermerin yolculuğunu hayalimde izliyorum. Prokonnesos ocaklarından çıkan taş önce denize inerdi. Sonra gemilerle Çanakkale Boğazı’ndan geçer, Ege’ye açılır ve Bergama’ya ulaşmak için limandan yeniden kara yoluna çıkarılırdı. Antik dünyada insanlar, ağır mermerleri parçalamadan, kesmeden, bütünlüklerini koruyarak taşımanın yollarını bulmuştu.
19. yüzyılda ise hikâye başka bir yöne döner. Bir zamanlar mermer, tapınaklar ve sunaklar kurmak için Marmara’dan Bergama’ya gelirken; bu kez Bergama’nın hafızası, sökülmüş parçalar ve sandıklar hâlinde Almanya’ya doğru yola çıkarılır. Alman elçiliği, eserlerin Dikili’den İzmir’e taşınması için önce Comet adlı savaş gemisini görevlendirir. Fakat ilk yüklemede geminin düzeneği ve yükü alma zorluğu nedeniyle Midilli’den getirilen mavnalar kullanılır. Sonraki seferlerde ise Comet yerine Loreley seçilir. Loreley, 1879–1880 yılları arasında Dikili Limanı’na defalarca yanaşarak Zeus Sunağı’nın ve çevresindeki başka Bergama eserlerinin sandıklarını taşır.
Antik dünyanın mermeri bir zamanlar yapı kurmak, mitolojiyi taşa işlemek ve krallığın gücünü görünür kılmak için denize açılırken; bu kez aynı deniz, Bergama’nın hafızasını Berlin’e götüren sessiz bir yol olur. Belki de Bergama’daki mirası götürenlerin peşinde olduğu şey yalnızca sanat değildi. Onların taşın ardında görmek istediği şey, antik dünyanın bir zamanlar burada parlayan gücü, ihtişamı ve prestijiydi belki...
Bugün Bergama Zeus Sunağı’nın Berlin’e götürülüşüne baktığımızda, yalnızca bir kazı ve nakliye meselesinin ötesinde çok daha tartışmalı bir hikâyeyle karşılaşırız. Sunağın parçalar hâlinde sökülüp sandıklara konularak Almanya’ya taşınması; Osmanlı arşiv belgelerine göre izinsiz çıkarımlar, sınırlı kazı izinleri, diplomatik baskılar ve denetimsiz taşımalarla örülmüş bir kültür mirası kaybıdır. Bu yüzden bugün “kaçırıldı” sözü yalnızca duygusal bir tepki değil; tarihsel ve hukukî dayanakları olan güçlü bir iddiadır.

Bugün Bergama Akropolü’nde yürürken yalnızca kalıntılara değil, taşların geldiği uzak yollara da bakmak gerekir. Bir mermer parçası bazen adadan kopar, boğazlardan geçer, bir limana iner, dağa çıkar ve orada tanrıların savaşına dönüşür.
Bazı taşlar yerinde rüzgârıyla yıkanmaya devam eder, bazıları denizler boyu yol alır. Bazıları ise gittikleri yerde bir uygarlığın yüzü olur.
***
Seçilmiş Kaynakça
Bayrakdar, Bayram vd. “Osmanlı Arşiv Belgeleri Işığında Bergama Zeus Sunağı’nın Berlin’e Götürülüşü Hakkında Bazı Düşünceler.” Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XVII/34, 2017.
Bilsel, Can. “Berlin’in Pergamon Müzesi: Bir Eski Eserin Modern Öyküsü.” Aktüel Arkeoloji, Kasım–Aralık 2015, ss. 66–83. Atar ve Karabulut makalesinin kaynakçasında bu çalışma kullanılmıştır.
“Mösyö Humann.” Aktüel Arkeoloji, 27 Mayıs 2020. Yazıda Humann’ın notlarından hareketle Comet ve Loreley sevkiyatları anlatılır.
Bilsel, S. M. Can. “Zeus in Exile: Archaeological Restitution as Politics of Memory.” Working Paper Series, Princeton University.
Çelik, Cemil. “1869 Âsâr-ı Atîka Nizâmnâmesi Öncesinde Eski Eserler Hukuku ve Kuralları Bulunuyor muydu?” GTTAD, 4/7, 2022.
Dziewczopolska, Dominika. “Exporting Antiquities and Protecting Monuments.” Studies in Ancient Art and Civilization, Vol. 28, 2024.
Özel, Sibel. “Under the Turkish Blanket Legislation: The Recovery of Cultural Property Removed from Turkey.” International Journal of Legal Information, 38/2, 2010.
Sönmez, Ali. Yitik Miras Zeus Sunağı: Avrupa’nın Kıskacında Âsâr-ı Atîka Politikası. İdeal Kültür Yayıncılık, 2020.
Taşkın, Sefa. “Zeus’un Özlemi: Taş Yerinde Ağırdır! – 1.” Academia.edu, 2023.
Taşkın, Sefa. “Zeus’un Özlemi: Taş Yerinde Ağırdır! – 2.” Academia.edu, 2025
Atar, Zafer ve Karabulut, Asuman. “Bergama’nın Arkeolojik Önemi ve Almanların Bu Sahadaki Arkeolojik Çalışmaları.” Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 16, Sayı 1, Mart 2018, ss. 123–150.