Büyük şehirlerin ölçülü, hesaplı, kapısı kilitli aklıyla hemen anlaşılacak bir şey değil köy hayrı.
Sabahın erken saatlerinde bir köy uyanıyor. Kimi parasını veriyor, kimi hayvanını, kimi emeğini… Hiçbir şeyi olmayan da kol gücünü koyuyor ortaya. Sonra caminin bahçesinde, bazı köylerde dede ya da yatırlara yakın yerlerde kazanlar kuruluyor, ateşler yanıyor, kepçeler dönmeye başlıyor.
Ama bu öyle sıradan bir yemek değil. Keşkek var, etli nohut var, et yemeği var, cacık, bulgur pilavı, höşmerim var. Hepsi bol malzemeli, eski tarifli, eli açık sofralar… Karnı doyurmaktan fazlası bu; insanın hafızasına da dokunuyor. Ben bunu Çürükbağ ve Örenli hayırında kendi gözlerimle gördüm.

Fotoğraf: Çürükbağ hayrı
Kazan başında yaşlı erkekler, bulaşıkta kadınlar, serviste gençler vardı. Çocuklar da bütün bunları izliyordu; belki de geleneğin en sessiz dersi böyle veriliyordu. Kimse “Ben ne kazanacağım?” diye bakmıyordu. Herkes işin bir ucundan tutmuştu.
İnsanın sormadan edemediği soru şu: Neden?
Cevaplar sadeydi:
“Bereket olsun.”
“Büyüklerimiz yapardı, biz de yapıyoruz.”
“Allah rızası için.”
Bazen gelenek dediğimiz şey uzun nutuklarda değil, kazan başında karıştırılan keşkekte saklıdır. Bazen bir iyilik, aslında hiç tanımadığın birinin önüne uzatılan tabaktadır.

Fotoğraf: Çürükbağ hayrı
Hayır günü mevlitler okunuyor, öğle namazının ardından bolluk, bereket ve yağmur için dualar ediliyor. Burada eski Türk halk gelenekleriyle İslam inancı yan yana duruyor. Hıdırellez’in, bahar törenlerinin, yağmur duasının izi aynı sofrada birleşiyor. Toprak uyansın, su eksilmesin, ürün bol olsun, insanlar birbirinden kopmasın diye…
Biz Dikili’den yaklaşık elli kilometre yol geldik. Ama sofraya oturunca uzaklık kalmadı. Kimse “Nereden geldiniz?” diye sormadı. Çünkü burada misafir hâlâ rızkıyla gelen kişi sayılıyor. Şehirde yabancıya kapılar kitlenirken, köyde kazanlar açılıyor.

Fotoğraf: Örenli hayrı
Çürükbağ ve Örenli, Bergama’nın kuzeydoğusunda; Bakırçay Ovası’ndan Madra Dağı’na, Kozak Yaylası’nın ormanlı eteklerine doğru yükselen o eski geçiş coğrafyasında duruyor. Ova, dağ, orman, baraj, köy yolu ve eski inançlar burada birbirine değiyor.

Fotoğraf: Örenli hayrı
Örenli: Suyun altında kalan hafıza
Örenli adının kendisi bile insanı durdurup düşündürüyor. “Ören” kelimesi; eski yerleşim yeri, kalıntı, harabe, geçmişten geriye kalan taş izleri anlamına gelir. Yani Örenli, daha adıyla bile toprağın altında bir hafıza taşıdığını söyler.
İşte tam burada iki ayrı anlayış karşı karşıya geliyor.
Bir yanda doğanın verdiği suyu tutmak, denetlemek, barajlara hapsetmek isteyen modern akıl var. Bu akıl, ihtiyaçtan doğmuş olabilir; tarımı, sulamayı, üretimi düşünür. Ama bunu yaparken iki bin yıllık bir ılıcayı, Allianoi gibi antik bir şifa merkezini suyun altında bırakmayı da göze alır.

Diğer yanda ise köy hayrında gördüğümüz eski anlayış var. O anlayış suyu zorla tutmaya değil; doğayla iyi geçinmeye, bereketi paylaşmaya, yağmur için dua etmeye, sofrayı çoğaltmaya inanır. Modern insan suyu mühendislikle yönetmeye çalışırken, eski insan suyun ruhuyla konuşmayı bilirdi.
Belki de beni en çok etkileyen çelişki buydu: Bir yerde şifa veren sıcak suyun üzeri barajla örtülmüş; hemen yukarısında insanlar hâlâ bolluk, yağmur, sağlık ve iyilik için hayır yapıyordu.
Allianoi sular altında kalmış olabilir. Ama Örenli adı, o eski hafızayı hâlâ taşır. Çünkü bazen bir köy adı, sudan da betondan da daha dirençlidir. Gelenek, kendine mutlaka bir yol bulur.
