Öğrenciyiz; yaz tatillerinde çalşma kapılarımızdan birisi de İzmir Fuarı’ndaki ülke pavyonları…
Ülkelerin tanıtım broşürleri var.Türkiye’yi tanıtanların kapak resimlerinde üç yer genellikle öne çıkıyor: Ölüdeniz,Pamukkale ve Kapadokya…

Arkadaşlarla Ölüdeniz fotoğraflarlarına bakmaya doyamıyoruz..
Sonuna sanırım 1966’da birkaç arkadaş Fethiye’ye gittik,oradan da ver elini Ölüdeniz…

Fotoğraflar ne ki…
Güzellik karşısında çarpıldık…
Öylesine yüzdük ki,kaç kez yüzerek Lagün’ün dışına çıkıp yeniden içine girdiğimizi anımsamıyorum…
Sonraki yıllarda sık gittim.
Bundan önceki son gidişimiz 2000’lerin başıydı. Nuran ile Aynı keyfi yaşadık…

Camgöbeğinin,larcinin,
mavinin içiçe geçtiği,
dipteki bembeyaz kumla birlikte suya yansıyan güneş ışığın camgöbeğinden larciye,
maviden turkuaza renk cümbüşü yarattığı; çam ormanlarıyla çevrili, kıpırtısız pırıl pırıl berrak bir su…

“Bir huzur almaya geldim -Kalamış’tan değil- Ölüdeniz’den…”dedirten büyüleyici bir güzellik…
Doğa ile içiçe bütünleşmişsiniz;iğne yaprakların arasından geçip gelen rüzgarın fısıltısı size şarkılar söylüyor…
Balıklarla birlikte o tertemiz maviliğin içinde yüzerken kendinizden geçiyorsunuz…

Zaman durur mu?
Elbette durmuyor ama durduğunu sandırınız huzur anları…

Bu gidişimiz mi?

Nuran ile heyecanla yamaçtan aşağıya Belcekız’a doğru inerken,deniz şemsiyesi ormanından suyu göremeyerek ilk şaşkınlığı yaşadık…
Aşağıda, bir gürültü ve uğultu denizinin içinde buluverdik kendimizi…

Neredeyse birbirine yapışık yerleştirilmiş şezlonglardan denize ulaşmak,deveye hendek atlatmaktan zor…
Tüm sahil esir alınmış!..

Özetle derseniz:
Kirlilik…
Ses-gürültü- kirliliği …
Çevre kirliliği…
Çiğdemden izmarite,plastik poşetlerden yemek atıklarına.
En önemlisi de o güzelim suyun bulanıklığı…
O larci,turkuaz rengi ara ki bulasın!

Konuştuğumuz insanlar kendilerince suçluyu buluyorlar:
Yoğun tekne trafiği…
Teknelerin denize boşalttığı sintine atıklarının kıyıya,Ölüdeniz’e ulaşması…
Eğitim eksikliği,insanların duyarsızlığı…

Ve…Benim için ne acıdır ki
denize girmedik…
Giremedik…
İçimizden gelmedi…
O güzellikler anılarımızda kalsın istedik…

Göklerde süzülen rengarenk yamaç paraşütlerinin yarattığı güzelliği seyretmekle yetindik..Esnaflarla sohbet ettik…

Biz de farkettik,neredeyse hiç yabancı turist yok…
Birkaç Japon,İngiliz,İrlandalı…
Almanca konuşanlara dikkat ettik,neredeyse tamamı orada yaşayan Türkler…

Ana neden aşırı pahalılık…
Başta Yunanistan;
Portekiz,İspanya,Arnavutluk…gibi ülkeleri tercih ediyorlar.
Çünkü gerek oteller,gerek yeme içme Türkiye’den çok daha ucuz…
(Avustralyalı konuklarımız,
dünyada en pahalı alkolü Türkiye’de içtiklerini söylediler!..)

Birkaç yıl önce Sakız adasında daha önce de gittiğimiz, 30 -40 hanelik sessiz,sakin,tertemiz küçük bir sahil yerleşim yeri olan Agia Fotia köyünde,deniz kıyısında bir ev kiralamıştık.
Türkiye’ye göre çok daha ucuzdu.İçeri girdik,salonda masanın üzerinde ‘ikramımızdır’ notuyla,
gelmeden hemen önce yerleştirildiği belli sıcacık börekler,çörekler…
Buzdolabının üzerinde yine ‘ikramımızdır’ yazısı…
Açtık,birkaç çeşit meze ve peynir çeşitleriyle bir şişe de Uzo!..

Köyde üç lokanta var,her akşam bir diğerine gidiyoruz;
Lezzet de,ilgi de,fiyatlar da çok çok iyi…
O günlerde bu gözlemimi yazıp: ‘bu kafayla gidersek,ülkemize gelen turist sayısı giderek azalacak’
uyarısı yaptım diye,o dönemde çok okunan bir gazeteci tarafından suçlanmıştım!…

O uyarılar artık ne yazık ki gerçeğe dönüşüyor…
Eskiden Yunanlılar tatil için Türkiye’ye gelirken,ne yazık ki şimdi Türkler akın akın Yunan adalarına gidiyorlar…)

Tüm dünya bir doğa harikası olan Ölüdeniz’e ‘Blue Lagoon’
(Mavi Lagün), derken biz;
pırıl pırıl,dalgasız,durgun turkuaz suyu nedeniyle ‘Ölüdeniz’ demişiz…

(Ölüdeniz adının nereden geldiği konusunda bir de efsane anlatımı var:
Tekneker açıkta demirleyip,su almak için sandalla kıyıya yanaşırlarmış.Bir kaptanın oğlu da kıyıya yanaşıp su alırken Belcekız’ı görüp vurulur…
Birbirlerini severler ve her su alışında buluşurlar…
Havanın patladığı bir gün kaptan,tehlikeli gördüğü için durmak istemez ama Belcekız’ı görmek için oğlu kıyıya yanaşmakta ısrar eder.
Oğlan o itiş kakışta denize düşerek,dalgaların arasında kaybolur… Belcekız’da kıyıda bunu görünce yara tırmanarak kendini bırakır…
O gündür bu gündür,
delikanlının öldüğü yere
‘Ölüdeniz’, lagünün dışındaki kızın yardan atlayarak öldüğü yere de ‘Belcekız’ denir…

Şimdi gördüğüm kadarıyla ;
“Eh! Madem Ölüdeniz dedik,
Öldürelim de adı tam otursun!.. dercesine, dünyadaki en güzel doğa harikalarından birini öldürmek için doludizgin elimizden geleni yapıyoruz…

Umarım aklımızı başımıza alır,bize miras bırakılan güzelliklere sahip çıkarak gelecek kuşaklara aktarırız…

Ya da!

Sonu belli…
Ölüdeniz…

Kayaköy diğer yazıya kaldı…