Gezi izlenimleri bekleyiversin.

Yine uzuuun bir uçak yolculuğu…
Her zaman olduğu gibi;
çok sevdiğim ülkemden ayrılmanın hüznüyle,
çocuklara,torunlara kavuşacak olmanın mutluluğu içiçe geçivermiş…

Uçak yolculuklarında uyuyamam; okur ve bol bol film seyrederim…
Bugünkü yazının konusu da seyrettiğim bir film ama önce bir anı…

12 Eylül faşizmi.
Yurdumdan ayrılmak zorunda kalış…1980’lerin ortaları…

Bir eğitim toplantısı için,
logosu ‘Uçan Kanguru’ olan Quantas ile Avustralya’dan Almanya’ya gidiyorum.

Pasaport mu?
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin bizim gibilere verdiği ve pasaport yerine geçen küçücük bir defter…

Uçak sanırım İran üzerinden Türkiye’ye girince heyecanlanıyor ve pırıl pırıl aydınlık bir havada ülkemi yukarıdan seyrediyorum…

İstanbul’a yaklaşırken,film başlayacağı için cam perdelerinin kapatılması anonsu geldi.
(O günlerde her koltuğun arkasında bir ekran yok.
Uçağın birkaç yerinden aşağıya doğru bir ekran sarkıtılıyor ve oradan seyrediliyor.)

Canım ülkemin üzerindeyim.
Kim benim seyretmemi engelleyebilir ki!..
Kapatmıyorum..

Önce hostes,sonra bir başka görevli geldi.Nedenini anlatmaya çalışıyorum.
Anlayabildiler mi bilmiyorum ama ısrardan vazgeçmekle kalmadılar,hostes az sonra bir de bir ikramla gelerek pilotun gönderdiğini söyledi…Duygulandım.

O andan geriye bir,
canım İstanbul’un 10 bin metre yüksekten çektiğim fotoğrafları kaldı…

Bir de…
Okuduğum kitap,
Server Tanilli’nin ‘Yüzyılların Gerçeği ve Mirası- İnsanlık Tarihine Giriş’ kitabının ilk yaprağındaki boşluğa yazdığım satırlar:

“İstanbul’a…
Bilgisayar çağı diyorlar.
Ekranda değişiyor rakamlar,
39 bin feet…
Dışarıda soğuk, -40,
Donmuyor,yanıyor yüreğim…
Aşağıda İstanbul,
Kanguru’da ben…
İn derim inmez,
İlk durak Frankfurt…”

Bu kez film seyrediyorum:
2025 yapımı; gerçek bir olayı, Yeni Zelanda’da oniki yıl önceki bir maden faciasını konu alan bir film:
Pike River…

Film; Pike River kömür madeninde,29 madencinin hayatını kaybettiği patlamanın ardından,iki kadının kaybettikleri eş ve oğullarının madende kalan bedenlerinin çıkarılması; adalet ve hesap verebilirlik için verdikleri mücadeleyi anlatıyor.

Şirket ve hükümet yetkililerinin yaptıkları açıklamalardan tatmin olmayan bir anne ve bir eşin başını çektiği yaslı aileler topluluğunun, gerçeği ortaya çıkarıp,sorumluların cezalandırılmasını sağlamak için verdikleri yıllar süren bir hukuk mücadelesi…

Karşılarında,onlara sözler veren ama asıl işlevi şirketi ve varolan sermayeye dayalı sistemi korumaya odaklı siyasi ve bürokratik yapı ve onların örtbas çabaları…

Her seferinde duvara çarpan uğraşlar…
Ama yıllar sürse de yılmayan iki kadının onurla verdikleri zorlu hukuk mücadelesi…

Haksızlıklar karşısında, dayanışmayla toplumsal bir direnişe dönüşen acının öyküsü…

Acılı iki kadına,seçimi kazanırlarsa bu olayı aydınlatacağı sözünü veren,söz vermekle kalmayıp bir de bu sözün altına imza atan İşçi Partili Jacinda Ardern hükümeti sözünü tutar.

Çalışmalar yeniden başlatılır,
madende kalanlara yıllar sonra ulaşılır,dava yeniden açılır ve sorumlulardan hesap sorularak cezalandırılmaları sağlanır…

Bununla da yetinilmez,
şirketlerin tüm karşı çıkma çabalarına karşın,
“İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası” değiştirilir…

Film bitti…
Düşüncelere daldım…

Yıl 2014.
Türkiye’nin en büyük maden kazası olarak tarihe geçen ve 301 maden emekçisinin yaşamını yitirdiği Soma maden faciasını düşündüm…

Faciadan birkaç ay sonra da,
3 bine yakın madencinin gerekçesiz ve tazminatları da ödenmeden işten çıkarılmalarını…

Gerçeklerin ortaya çıkması, adaletin sağlanması için direnişe geçen madencilerin, ailelerinin ve onlara destek veren duyarlı insanların mücadelesini…
Ankara’ya yürüyüşlerini düşündüm…

Her defasında karşılarında polis barikatları,tazyikli su ve plastik mermi buldular…

Dönemin Başbakanlık Müşavirinin yerde tekmelediği madenciyi düşündüm…

Tekmeleyenin,
sonraki yıllarda Frankfurt Başkonsolosu olarak atanmasını düşündüm…

Tekmelenen işçinin,
‘kamu malına zarar vermekten’ para cezasına çarptırıldığını, on ay hapisle yargılandığını ve yıllarca işsiz kaldığını düşündüm…

Faciaya yol açan yetkililerin yargılanmalarının on yıl sonra başlayabildiğini düşündüm…

Savunma avukatlarının çeşitli gerekçelerle tutuklanmalarını düşündüm…

Dönemin Başbakanının:
“Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır.Bunun yapısında fıtratında bunlar var,hiç kaza olmayacak diye bir şey yok” açıklamasını düşündüm…

Bunları düşünmeme bir sebep de,daha birkaç gün önce yine Soma’da bir madende meydana gelen göçükte 5 madencimizin hayatını kaybetmesiydi…

Madenci misin?

Yukarıda; işsizlik,yoksulluk açlık…
Aşağıda mı?
Ölüm…

Güzel ülkem…
Acılı ülkem…