Antik Teuthrania Antik Kenti ile ilişkilendirilen Kalarga Tepesi’nde Geç Tunç Çağı’nın izlerine rastlanır...

Kalarga Tepesi’nden ovaya bakarken gözümüzün önündeki manzarada kaç hayatın saklı olduğunu bilemeyiz ama zamanı geri çekebilsek aşağıdaki ova bize neler gösterirdi, hayal edebiliriz.

Dikili’den Bergama’ya giderken Bergama merkezine varmadan, yolun sağında, Bakırçay Ovası’nın içinden, deniz seviyesinde yaklaşık 170 metre, tek başına yükselen tepe Kalarga’dır. Süleymanlı ile Aşağıkırıklar mahalleleri arasında yer alır.

Antik Teuthrania Antik Kenti ile ilişkilendirilen Kalarga Tepesi’nde Geç Tunç Çağı’nın izlerine rastlanır; buluntuların en yoğun olduğu dönem ise Helenistik Çağ’dır.

O zaman üç kişi hayal edelim. Yaklaşık MÖ. 1300 yılında ( Geç Tunç Çağı) tepeye çıkan bir yöre sakini, Pergamon Krallığı’nın güçlü zamanlarında MÖ 180 ‘de ( Hellenistik Dönem) burada nöbet tutan bir gözcü, bugün 2026’da aynı yamaçları tırmanan bir yürüyüşçü… Üçü de aynı ufka bakar. Peki, gördükleri dünya birbirine ne kadar benzer?

01 (6)

Biri tarlaların uzandığı yerde bir zamanlar biri suyun yükselişini kaygıyla izlemiş, bir başkası uzakta beliren toz bulutunda düşmanı aramış olabilir. Şimdi Bergama’nın bu rüzgârlı tepesinde manzarayı izliyoruz.

Bakırçay havzası, Batı Anadolu’da yer kabuğunun gerilip faylar boyunca kırılmasıyla oluşmuş çöküntü alanlarının bir parçasıdır. Jeolojide “graben” adı verilen bu yapı, en yalın anlatımıyla iki tarafındaki yükseltiler arasında aşağıya doğru çöken bir yer kabuğu bölümüdür. Bugün geniş ve düz gördüğümüz ova, bu uzun jeolojik süreç boyunca akarsuların taşıdığı kum, mil ve kil gibi malzemelerle dolmuştur. Yamaçlardan aşağıya taşınan topraklar da bu birikime katılmış; volkanik tepeler, dolan ova tabanının üzerinde belirgin kalmıştır. Ovanın bereketi de büyük ölçüde suyun binlerce yıl boyunca taşıyıp bıraktığı bu malzemelerden beslenir.

01 (1)

Kalarga Tepesi, bu genişliğin ortasında sanki toprağın örtemediği, direnen bir kaya gibi durur. Havzadaki insan yaşamının izleri, Kalarga’da düşleyeceğimiz bugünün dünyasından çok

Şimdi zamanın içinden ilerleyip yaklaşık MÖ 1300’e gelelim. Bugünden üç bin yıl kadar önce. Geç Tunç Çağı’nın içindeyiz. Kalarga’ya çıkan bir yöre sakininin yanında durduğumuzu düşünelim. Bakırçay Ovası Tunç Çağı’nda insanların yerleştiği, ürettiği ve suyla baş etmeye çalıştığı bir dünya vardır. Onun ufkunda, sonraki yüzyılların anıtsal Pergamon’u henüz yükselmez. Bergama Akropolü olarak tanıdığımız tepe oradadır; ancak onu güçlü bir krallığın görkemli merkezine dönüştürecek yapılar henüz yoktur.

01 (10)

PEKİ, BU TUNÇ ÇAĞI İNSANI NE GÖRÜR?

Bakışı, belki önce suyun yakınındaki daha yeşil kesimlere, sonra kuru açıklıklara ve aralarındaki geçişlere takılır. Akarsu kollarının, mevsimlik su birikintilerinin ve taşkına açık düzlüklerin günlük hayat üzerinde belirleyici olduğu bir çevreyi düşünebiliriz. Yağışlı mevsimde kullanılabilen yol ile yaz sonunda seçilen güzergâh aynı olmayabilir. Bir mevsimde yürünerek geçilen açıklık, başka bir mevsimde suyun altında kalabilir. Suya yakınlık; içme suyu sağlamak, hayvanları sulamak ve üretim yapmak açısından avantaj sunarken yerleşim için taşkından korunabilecek kadar yüksek bir alan seçmek de önem taşır.

Bu manzaraya bir ocaktan yükselen dumanı, sürüsünü yönlendiren bir insanı, küçük bir ekili alanı ve suya yakın ama güvenli bir yükseltiye kurulmuş evleri ekleyebiliriz. Ancak bunlar Kalarga’da tek tek saptanmış ayrıntılar değildir. Tepedeki yapıların sayısını, planlarını ve görünüşünü bilmiyoruz. Bunlar, dönemin gündelik hayatını düşünürken hayal ettiğimiz olasılıklardır.

01 (7)

Eski manzarayı canlandırırken Kalarga’yı denizin ortasında bir ada olarak çizmek de aynı dikkati gerektirir. Geç Tunç Çağı’nda tepenin dört yanının denizle çevrili olduğunu kesinleştirecek yeterli kanıt yoktur. Bakırçay’ın eskiden Atarneus yakınından, bugünkü Dikili yönünde denize döküldüğü ve bu çıkışın sonradan birikintilerle kapandığı yönündeki eski açıklama, sonraki jeoarkeolojik araştırmalarda sorgulanmıştır. Bir akarsu ovası, taşkın alanı, bataklık ve deniz birbirinden farklı ortamlardır; birinin varlığı diğerini kanıtlamaz.

Bu nedenle bütün ovayı su altında tasarlamak yerine suyun bugünkünden farklı güzergâhlarda dolaştığı, kimi kesimlerin mevsimsel olarak sular altında kaldığı bir çevreyi düşünelim. Üç bin yıl önce tepede duran kişi için nereden geçileceği, sürünün nereye götürüleceği, suyun ne zaman yükseleceği gibi soruların cevaplarını orada arar. Manzaranın güzelliğine seyre dalmadan önce gündelik hayatını sürdürebilmek için onu dikkatle gözler.

Aradan yaklaşık on bir yüzyıl geçsin. Bu kez MÖ 180 dolaylarında Kalarga’ya çıkalım. Büyük İskender’in MÖ 323’te ölümüyle başlayan Hellenistik dönemin içindeyiz. Ufukta artık güçlü bir krallığın merkezi vardır: Pergamon.

01 (5)

Bu kez tepeye çıkan kişinin gözcülük yapan bir asker olduğunu hayal edelim. Duvarın yanında durur, elini gözlerine siper ederek ovayı tarar. Uzakta yükselen bir toz bulutu dikkatini çeker. Yaklaşan bir sürü müdür, yük taşıyan hayvanlar mı, yoksa silahlı bir topluluk mu? Bugünün yürüyüşçüsünün hayranlıkla seyrettiği açık görüş alanı, ona tehlikeyi erken fark etme imkânı sunar. Akropolde yüzyıllar içinde anıtsal yapılarla belirginleşmiş bir kent tepesine dönüşmüştür. Ovadan geçen yollar, Bergama krallığının üretim, ulaşım ve güvenlik düzeninin de parçasıdır. Kalarga’da Helenistik döneme ait buluntuların yoğunluğu ve savunma yapıları, tepenin bu dönemde etkin biçimde kullanıldığını gösterir.

Kalarga’nın konumu, çevredeki hakim noktalarla birlikte düşünüldüğünde daha da anlam kazanır. Birbirini gören tepeler, gözetleme ve haberleşme açısından elverişli olabilir. Bir noktada fark edilen hareketliliğin başka bir noktaya bildirilmesi mümkündür. Ancak Kalarga’da hangi işaretlerin kullanıldığını, haberin kimlere ve nasıl ulaştırıldığını kesin olarak bilmiyoruz. Söyleyebileceğimiz, bu yüksekliğin ovayı ve geçiş güzergâhlarını denetlemek için önemli bir görüş alanı sunduğudur.

Yüzyıllar ilerledikçe bu askerî ve siyasal düzen de değişir. Kalarga yerleşiminin terk edilmesi, MÖ 1. yüzyıldaki bölgesel dönüşüm çerçevesinde değerlendirilir.

Ve 2026’ya, bugünün yürüyüşçüsüne ulaşırız. Bu kez yamaçları tırmanan kişi, taşkını ya da düşmanı gözetme kaygısı taşımadan, doğada yürümek için buradadır.

01 (4)

Kalarga’nın yamaçlarını tırmanıp zirvede soluklandığında karşısında tarım alanları, yerleşimler ve ulaşım hatlarıyla bölünmüş geniş bir ova bulur. Doğuya, Bergama yönüne baktığında Pergamon’un kent tepesini görür; solunda Kozak Dağları, sağında Yunt Dağı’nın yükseltileri manzarayı çerçeveler. Batıya döndüğünde ise bakışı Dikili kıyılarını arar.

Rüzgâr türbinleri, sanayi alanları, yollar ve pamukla mısır tarlalarında çalışan büyük tarım makineleri, bugünün hayatını bu eski coğrafyanın üzerine yerleştirir. Bir zamanlar insanın ve yük hayvanının hızına bağlı olan işler, artık motorların ritmiyle yürür. Yine de insanın ovayla kurduğu temel ilişki sürer: Toprağı işler, suyun yolunu düzenlemeye çalışır, mevsimin getireceğini bekler.

Burada yollar ve yerleşimler değişmiş, toprak yükselmiş, su yer değiştirmiştir. Pamuk tarlaları ve incir ağaçları da bugünkü manzaranın yaşayan parçalarıdır. İklim, taşkınlar, erozyon ve insan faaliyetleri ovayı biçimlendirirken göçler ve savaşlar hayatın yönünü çizmiştir. Kalarga’dan görünen manzara, bütün bu değişimlerin üst üste birikmiş izidir.

Bugünün gezgini manzarayı fotoğraflarken geçmişin suyollarını ve duvarlarını ancak hayal edebilir. Kalarga’da aynı ufka bakan üç insandan biri taşkını, biri düşmanı gözetir, diğeri geçmişin izlerini arar. Ayaklarının altında aynı tepe, gözlerinin önünde başka dünyalar vardır.

Not: Fotoğraflar, Bergama Yürüyüş Grubu’nun 3 Nisan 2026’da Metin Aktürk rehberliğinde gerçekleştirdiği etkinliğe aittir.

Cd1E7A72 4B70 47C8 Ae9D 3749599Dc122