Duygularımız, kelimelerimizden daha kalabalık. Dil onları sınıflandırıyor, açıklıyor, görünür kılıyor; ama aynı zamanda bazı ince ayrımları da törpülüyor.
Sevgi, öfke, korku, kıskançlık, haset, özlem… İnsan ruhunun sayısız hâlini birkaç temel kavramın içine yerleştiriyoruz. Oysa gündelik hayatta karşılaştığımız bazı duygular, bu kelimelerin hiçbirine bütünüyle sığmıyor. Duygunun kendisini tanıyoruz fakat adını koymakta zorlanıyoruz. Ben buna şimdilik ‘yansıtılmış sınırlandırma’ diyebilirim.
Kişinin kendi yapamadığı, cesaret edemediği ya da vazgeçtiği bir şeyi başkasının yapmaya yöneldiğini gördüğünde, kendi sınırlarını onun sınırıymış gibi sunması ve çoğu zaman bunu iyi niyet, koruma ya da gerçekçilik diliyle ifade etmesi.
Birkaç ay önce Sinop Erfelek Şelaleleri’nde yaptığım bir yürüyüş sırasında bunu düşündüren küçük bir an yaşadım.
Kalabalıktan biraz uzaklaşıp yukarıdaki daha sakin şelalelerden birine doğru ilerliyordum. Amacım yalnızca birkaç dakika suyun yanında, mümkünse tek başıma oturmaktı. Taşların üzerinden geçerken arkamdan tanımadığım bir kadın seslendi:
“Oraya gitmeyin, taşlar çok kaygan.”
Teşekkür ettim ve yürümeye devam ettim.
Arkamdan bu kez,
“Ama düşebilirsiniz,” dedi.
Kadın beni tanımıyordu; ben de onu. Mağaracılıkla uğraştığımı, çok daha zor arazi koşullarında ilerlediğimi bilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla söylediği şey kendi deneyiminden, kendi ölçüsünden hareketle verilmiş bir uyarıydı.
Şelalenin yanına vardığımda bu kısa karşılaşma üzerine düşündüm.
Belki gerçekten yalnızca beni uyarmak istemişti. Belki de daha önce aynı yolu denemiş, tehlikeli bulmuş ve vazgeçmişti. Bunu bilmem mümkün değil. Ancak mesele o kadının niyeti değildi. Asıl dikkat çekici olan, bu sesin bana tanıdık gelmesiydi.
Çünkü hayatın başka alanlarında da benzer cümlelerle karşılaşıyoruz.
Uzun süre emek verdiğiniz bir kitap için:
“Kim basacak ki bunu?” ( İki kitabım basıldı)
Bir yarışın sonucunu merakla beklerken:
“Sanki dereceye mi gireceksin?” ( Evet yaş kategorisinde ikinci olmuştum)
Bir mağarada daha derine inmek, bir tepeye çıkmak, koşmak, yazmak ya da yeni bir şey denemek istediğinizde sizi vazgeçirmeye çalışan sesler mutlaka çıkıyor.
İlginç olan şu: İnsanlar bazen size destek olabilecekleri anlarda tereddüt edebiliyor, unutabiliyor ya da geri çekilebiliyor. Fakat neden yapamayacağınızı anlatmaları gerektiğinde gerekçeler son derece hızlı bulunabiliyor.
Belki bunun altında kıskançlık vardır. Belki korku. Belki de bir başkasının ilerleyişi, insanın kendi vazgeçtiği ihtimalleri yüzüne vuruyordu. Tam karşılığını bulmak kolay değil. Zaten mesele biraz da burada başlıyor.
Dil, insan ruhunu anlamamıza yardım ediyor; ama bazen onu fazla geniş başlıklar altında topluyor. Birbirinden farklı onlarca duyguyu “kıskançlık”, “fesatlık” ya da “haset” gibi birkaç kelimenin içine yerleştirip geçtiğimizi sanıyoruz.
Oysa insanın iç dünyası bundan daha ayrıntılı.
Belki bu yüzden bazı duyguları anlamanın ilk şartı, onlara hemen bir isim vermek değil; nasıl ortaya çıktıklarına dikkat etmek.
Bu duyguyu, yansıtılmış sınırlandırmayı, çok iyi tanıyorum ve görüyorum. Yapmak istediğim işlerde çevremde, yapamazsın, diyen çok oldu. Bu yüzden sessizce yanlarında geçip o şelaleye kendi ayaklarımla gidip sonra da sessizce kurmak istediğim dünyanın hayali içinde suyun sesini dinliyorum... Zaten değil mi ki yaşam başkalarının “yapma” dediği hayallere ulaşmakla başlar…