Dilimizde tek kelimeyle adlandırmakta zorlandığımız, fakat hayatın pek çok anında kendini duyuran bir duygu var: Mutluluğun tam ortasında, yaşanan anın bir daha aynı biçimde tekrarlanmayacağını sezmekten doğan ince bir hüzün. Henüz hiçbir şey sona ermemişken, içinde bulunulan anın geçiciliğini fark edip üzülmek…

Henüz hiçbir şey olmamıştır. Kimse gitmemiş, ışık değişmemiştir; yine de birazdan bütün bunların geride kalacağının bilgisi, gölge gibi anın ışığını keser. Bu bilgi nereden gelir, neden tam o sırada belirir? İnsan, güzelliğin içinde yalnızca güzelliği duyarak neden kalamaz?

Belki bunda, duyguları hüzünle derinleştirmeye alışmış olmanın da payı vardır. Acıya, sevincin kendisinden daha fazla inandırıcılık tanıyor olabilir miyiz? Sanki mutluluk, içinden bir sızı geçmedikçe yeterince sahici sayılmaz; dünyanın güzelliği, ancak onu yitirme ihtimaliyle birlikte bütünüyle hissedilir. Bu yüzden mi bazen en güzel anların içinde, henüz gerçekleşmemiş bir ayrılığın izini ararız?

Dünyanın güzelliklerine en yakın olunan anlarda belirir bu duygu. Bir bayırdan aşağı koşarken, yolun kıvrımıyla birlikte manzara açılır; bir tarafta deniz uzanır, diğer tarafta yeşil tepeler yükselir. Aralarına serpiştirilmiş beyaz köy evlerine akşamüstü ışığı düşer. Dünya birden genişler. İniş boyunca beden hafifler; bakışın önünde açılan ferahlık, insanın içine de yayılır.

Sonra, daha oradayken, bu manzaranın birazdan geride kalacağı düşüncesi belirir. Yol yeniden daralacak; tepelerin yerini duvarlar, yol ayrımları, gündelik hayatın küçük işleri alacaktır. Dönüşte deniz de, evlerin üzerine düşen ışık da arkada kalacaktır. İnsan yalnızca bakmak, gördüğünün içinde bir süre daha kalmak ister. Fakat düşünce çoktan gelmiştir. Her şey, henüz gözlerin önündeyken, ileride hatırlanacak bir şeye dönüşmeye başlar. Mutluluk sürer; içinden, geçiciliğinin gölgesi geçer.

Bir bebeğin yanağına eğilirken de aynı duygu duyulabilir. Uykudaki yüzün dinginliği, o an için hayattan başka bir şey istememeye yeter. Fakat yanağının sıcaklığı henüz dudaklardayken, bir gün büyüyeceği düşüncesi belirir. Kendi anahtarları, kendi penceresi, akşam eve dönerken aklından geçirdiği, kimsenin bilmediği düşünceleri olacaktır. Büyümesi istenir elbette; yine de yüzüne düşen saç düzeltilirken el bir an daha orada kalır. Sanki o küçük dokunuş uzatılırsa zaman da biraz yavaşlayacaktır. Bebek uyur. Başucunda duran insan ise hem o gecenin içindedir hem de yıllar sonra o geceyi özleyeceği zamanın.

Sevilen biriyle sohbet ederken de ansızın hissedilir bu sızı. Sesi odanın içindedir; konuşurken ellerini oynatır, anlatacağı şeyi unutur, sonra hatırlar. Birlikte gülünür. Sohbet sürerken ayrılık saati gelir akla: Bir daha ne zaman böyle karşılıklı oturulacaktır? Bu düşünceyle birlikte bakış biraz daha dikkat kesilir. Yüzdeki çizgiler, gözlerin rengi, gülüşün hemen ardından beliren ifade daha belirgin görünür. Henüz karşıda oturan insanın özlemi, varlığının içine usulca karışır.

Belki insanı hüzünlendiren, zamanın geçtiğini bilmekten çok, geçişini en mutlu anlarda ansızın duymaktır. Gündelik hayatın içinde fark edilmeden akan zaman, bir manzaranın, bir dokunuşun, tanıdık bir sesin yanında görünür hâle gelir. Kalması istenen şey, geçmekte olduğunu da hissettirir.

Bu duyguya bir ad bulmak hâlâ güç. “Mutluluğun kendi gölgesi” denebilir belki. Ya da dünyanın geçiciliği karşısında duyulan ince sızı… Henüz hiçbir şey eksilmemişken, yaşanan anın özlenmeye başlanması.