Küllerinden doğan yalnızca mitolojideki Phoenix
(Anka Kuşu) değil.
Polonya’nın başkenti Varşova’da öyle…

II.Dünya Savaşı, Hitler Nazizmi’nin Polonya’ya saldırısıyla başlamıştı…
Hitler faşizminin kuşatmasına Sovyet Stalingrad’ı nasıl destansı bir direnişle karşı koyduysa,1944’de de Varşova’lıların faşist Alman işgaline karşı büyük bir ayaklanması, özgürlük ve direniş hareketi var.

Bunun üzerine Hitler, Varşova’da taş üstünde taş bırakılmamasını istiyor.
Naziler şehri yakıp yıkıyor,
Varşova’nın yüzde 85’ini yok ediyorlar…

Niçin küllerinden doğan kent?

Çünkü savaş sonrası Varşovalılar, belge ve fotoğraflardan yola çıkarak kenti büyük bir titizlikle, aslına sadık kalarak yeniden inşa ediyorlar…
Sokak lambaları ve taşlarını bile orijinallerine uygun yerleştiriyorlar…

Varşova’ya bir akşamüstü girdik.

İlk durağımız,tamamen yakılıp yıkılan Sakson sarayından geriye üç kemerli sütunun kaldığı Pitsutski Meydanı oldu.
Kemerlerin altında,iki yanda iki askerin 24 saat nöbet tuttuğu, hiç sönmeyen ebedi ‘Özgürlük Ateşi’nin bulunduğu ‘Bilinmeyen Asker Anıtı’nı ziyaret ettik.

Sonrada, bir gün sonra baştan başa dolaşacağımız eski şehri (Stare Miasto) ışıklar altında gezdik.

Nuran ve ben resimlerinden anımsadığımız tarihi Bristol Oteli’nin önünden geçerken heyecanlandık ve ertesi gün burada bir kahve içmeyi kararlaştırdık.
İçtik de…

Çünkü büyük şairimiz Nazım Hikmet,uzun hasretin ardından oğlu Mehmet’i bebekliğinden sonra ilk kez bu otelde görecek,eşi Münevver’den burada ayrılacak ve ‘saman sarısı’nı burada yazacaktı…

“Varşova’da Bristol Oteli’nde
yıllardır böyle derin uykuya
daldığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka
bir karyolada
saçları saman sarısı,kirpikleri
mavi…”

Bildiğiniz gibi,NazımHikmet’in büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa,aslında Polonya kökenli bir aydındı ve adı da Konstanty Borzeski idi. Osmanlı’ya sığındıktan sonra,Mustafa Celaleddin adını alarak,Osmanlı ordusunda da gösterdiği başarılarla hızla paşalığa yükseldi.

Niçin Osmanlı’ya sığınmıştı?

Bugünlerde başta Paris,
Avrupa’nın birçok kentinde gençler,göçmenler,emekçiler iktidarlara karşı direniyorlar…
Birçok kent ateşler içinde…

Tıpkı bugünkü gibi,
1848’de de,Paris’de bir yanda sefahat,öte yanda kentin varoşlarında açlık ve sefalet kol geziyordu…
Paris Ayaklanması ile başlayan devrim ateşi hızla yayılarak; Rusya,Almanya,
Polonya,Avusturya-Macaristan’ı sarıp tüm Avrupa’yı etkisi altına almıştı…

Bu ayaklanmalar zorbaca bastırıldı. İsyancıların bir kısmı ülkelerini terk etmek ve başka ülkelere sığınmak zorunda kaldılar…
Polonya’dan kaçan ve Osmanlı’ya sığınanlardan birisi de Nazım Hikmet’in dedesiydi…
Hem bir aydın hem de asker olarak büyük hizmetlerde bulundu.
Asker olarak yalnız savaşmakla kalmadı,aydın olarak da Türk dili ve tarihiyle ilgili kitaplar yazdı…

Türkçenin Arap ve Fars dillerinin etkisinden kurtulması gerektiğini,Arap alfabesinin Türk dilinin yapısına uygun olmadığını belirtti…

Osmanlı’nın geri kalmışlığının temel nedeninin,Avrupa’lılara verilen imtiyazlar olduğunu vurguladı…

‘Eski ve Modern Türkler’ kitabını yazıp,1869 yılında Fransızca olarak yayımlayarak, Türklerin uygarlığa yaptığı katkıları Avrupa’lılara anlatıp,onların Türkler ile ilgili olumsuz önyargılarını kırmaya çalıştı…
(Atatürk kitabı okurken kenarlarına notlar düşer:
“Çok mühim…
Dikkat….
Abartı…”gibi.)

Celaleddin Paşa,Hersek’de başlayan isyanları bastırmak için görevlendirilir,
Karadağ’da şehit düşer…

“Sevgilim
dedelerimizden biri
1848 Polonya muhaciri…
gözlerinde karanlığı yenilginin
saçları al kana boyalı…
Sevgilim
nerde,ne zaman hürriyet dövüşmüş de
ön safında Polonya’lı bulunmamış?
Göğsümü karatmıyor değil
dedelerimden birinin Lehli oluşu…”

(İstanbul’da Polonez Köy’de bize o günlerin mültecilerinin mirası…)

Nuran ile Bristol Oteli’nde kahve içerken,Nazım’ı sevgi ve saygıyla yadeddik…

(Polonya ile bizi bağlayan yalnız Nazım’ın dedesi de değil…Polonyalıların ulusal şairi Adam Mickiewiez’de son yıllarını İstanbul’da geçirir ve vefat eder.)

Tabii bir de ünlü Polonyalı besteci Chopin…
Rus işgali üzerine ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Chopin,hayatının geri kalan bölümünü Paris’de geçirir ve orada vefat eder.
Vasiyeti üzerine kalbi ülkesine getirilir ve Kutsal Haç kilisesi’ne yerleştirilir.

Bizim gibi yorulup da bir banka oturduğunuzda,
Chopin müziğinin çalınmaya başlandığını duyunca şaşırmayın…

Tüm gün eski kenti gezdik,kah sur duvarlarının önünde,kah merdivenlerde oturarak soluklandık…

Eski kentin meydanında, elindeki kılıç ve kalkanıyla şehri koruduğuna inanılan Deniz Kızı heykeline bakarak kahvemizi içerken,
Kopenhag’daki kardeşini düşündük…
(Efsaneye göre Kopenhag’dakinin kız kardeşi,Vistül nehri ile Varşova’ya kadar geliyor…)

Dünya ve gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü açıklayan Kopernik’in heykeli önünde aydınlanmayı,
Bilim ve Kültür Sarayı’nın ikonik binası önünde de bilimi selamladık…

Bina,Stalin’in emriyle Sovyetler Birliği tarafından yaptırılır…
Moskova’da gördüğüm Yedi Kız Kardeş benzeri bir gökdelen…
(Varşova’lıların Stalin’e olan tepkileri nedeniyle, Varşova’nın en güzel manzarasının -kendisi görülemediği için- bu binadan seyredildiği söylentisi bir hayli yaygın!..
Yiğidi öldür hakkını yeme!
Stalin’in emriyle yapılan bu bina :Bilim ve Kültür Sarayı…Letonya’daki benzeri mi?
O da yine :Bilimler Akademisi…

Varşova anılarımızda unutulmaz kentlerden birisi olarak yerini aldı…

(Ekte fotoğraflar…)