21 Ekim’de partisinin grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan; siyasette artan kutuplaşmanın tehlikelerine dikkat çekerek “…İçinde bulunduğumuz bölgesel konjonktürde Türkiye’nin yeni bir siyaset tarzına, yeni bir siyaset diline ihtiyacı olduğunu özellikle belirttiğini…” ifade edince aklıma 14 Ağustos 2001 günü akp nin kuruluş toplantısında ki konuşmasında ki şu sözleri aklıma geldi. “…Ve bugünden sonra Türk siyasetinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Buna inanın…” 25 yıl önce Türk siyasetinin yol haritasını akp siyaseti üzerinden çizileceğinin işaretini veren o günün parti genel başkanı bugün Cumhurbaşkanı olarak siyasetin tarzından ve dilinden şikayetçi oluyor “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diye sorsak ne cevap verir acaba? Dün dündür, bugün bugündür der eski başbakan ve cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in 1975 de ki hayali mobilya ihracat yolsuzluğunu ve 1982 de yaşanan “Banker Kastelli” olayını mı hatırlatır?

İktidara geldiklerinde mücadele edeceklerini vadettikleri 3 Y, ‘Yoksulluk, Yolsuzluk ve Yasakların’ bugün sıradanlaştığı akp siyaset anlayışının Türkiye’yi getirdiği noktada ki gündeme kısa bir göz atalım getirisi ve götürüsü ile. Ve de grup toplantısında ki “…Ne mutlu bize ki soran, sorgulayan, eleştiren bir tabanımız var…” sözlerini partisinin tabanında ki vatandaş adına sorgulayıp eleştirmeyi görev addediyorum…

Asrın felaketi olarak adlandırılan “Fon Vurgununda” ateş bacayı bir yıl önce sarmış. Yönetiminde eski; bakanın, milletvekillerinin, Cumhurbaşkanlığı danışmanının, akp üst düzey yöneticilerinin, basın müşavirlerinin, merkez bankası başkan yardımcılarının kendileri veya akrabalarının olduğu sermaye piyasasında etkin fon şirketlerine ait fonların fiili dolaşımı düşük hisselerde ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğu gözlemlenir ve devletin konu ile ilgili kurumlarında konu görüşülürken ‘Atı alan Üsküdar’ı geçmiş misali 7 fon portföy şirketi ellerinde ki 131 fon ile milyonlarca dolarla kasalarını doldurmuşlar. Bir yıllık bir süreçte verilen karar da adı geçenlerin devletteki eski görevlerine bakınca konunun görmezden gelindiği ve devlet içindeki bağlantıların kullanıldığı açık ve nettir. Merkezi Kayıt Kuruluşu A.Ş. (MKK) rakamları ile 455 bin 758 tekil yatırımcının etkilendiği açıklanırken Türkiye Diyanet Vakfı’nın Aktif Portföy Para Piyasası Katılım Fonu’nda 2,18 milyar TL yatırımı olduğu, Norveç Varlık Fonu’nun Türkiye’deki hisse senedi yatırımlarının toplam değeri 20,4 milyar Norveç kronu (yaklaşık 2,2 milyar dolar) seviyesinde bulunduğu ise acaba başkaları da var mı sorusunu akıllara takıyor…

Asrın vurgununda ilk gün açıklanan 3,5 trilyon liralık kaybın bugün 7,5 trilyonu (150 milyar dolar) bulduğu belirtiliyor. Suçlular mı al gülüm ver gülüm misali davetle geliyorlar mahkemeye etkin ve yetkin olanlara ise sözle sadakat anlamında hiçbir işlem yapılmıyor. 21 Ekim itibariyle fon soruşturmalarında 99 kişinin tutuklandığını, 404 kişi hakkında işlem yapıldığını, 42 şüphelinin firari olduğunu açıklansa da parayı geri iade edenin aklandığı bir ortamda hele bir de TBMM de görüşülen fon yasası kabul edilirse alan memnun, satan memnun; sen sağ, ben selametle konu “Yolsuzlukla mücadelede” örnek bir süreç olarak kapatılacaktır…

Ve de gündemde ki diğer konuların çetelesini tutmak ise oldukça zor ama ikisi var ki her gün yeni bir uygulama ile karşımıza çıkıyor. Muhalif belediyelere, yazılı ve sözlü medyaya, gazeteci ve yazarların susturulmasına yönelik baskılar.

31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından geçen iki yıllık süreçte muhalif partili belediyelere yönelik adli ve idari kararlar ile görevden alma, kayyım atama, başkan ve meclis üyesi transferlerinin sıradanlaşmasıdır. Şu anda 6 il belediye başkanı yanında 31 ilçe belediye başkanı tutuklu, görevden uzaklaştırılan belediye başkanı sayısı ise 33 dür. Son olarak İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay akp ye geçmiş ve akp nin il yönetimi ile eşgüdümlü çalışmalara başlamıştır. Tugay akp ye transferini İzmir’e hizmet olarak açıklasa da gerçek bir mahkeme soruşturma aşamasında ile ortaya çıktı. CHP’nin 38’inci Olağan Kurultayı’nda usulsüzlük yapıldığı iddialarına ilişkin davada duruşma savcısı, esas hakkındaki mütalaasını açıkladı. 9 sanığın, Siyasi Partiler Kanunu’nun 112’nci maddesi ile Türk Ceza Kanunu’nun 37/1 ve 53/1’inci maddeleri kapsamında ayrı ayrı cezalandırılmaları talep edilirken Cemil Tugay ve diğer 2 sanığın mevcut delillerin suça iştirak ettiklerini ortaya koymadığı gerekçesiyle beraat kararı verilmesi istendi. Bu istem diğer muhalif belediyelere verilen mesajdır. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az…

Türkiye siyasetinin en yoğun gündem başlıklarından bir diğeri ise basın özgürlüğünün sesinin her geçen gün kısılmak istendiği gazete ve televizyonların kapatıldığı gazetecilerin hapsedildiği, sosyal medya hesaplarına erişim engelini getirildiği bir düzen. Son bir yılda 20 televizyon iktidar tarafından kapatılıp susturulurken 10’larca gazeteci ve yazar tutuklanmış, T-24 haber sitesinin kapatılmış, Halk Tv sabaha karşı basılmış, kayyım atanarak yayınları değiştirilmiş ve muhalif iki medya daha susturulmuştu.

Türkiye’nin Dünya Özgür Ülkeler endeksinde 208 ülke içinde 145 inci sırada olmasını, ülkemizin uluslararası insan hakları ihlal raporunda yerleşik sorun halinde olduğu tanımlanıyor olmasının sebeplerini Yasaklarla mücadeleyi kendisine hedef olarak koyanlar başka yerlerde aramasınlar aynaya baksınlar yeter…

Ve bir öğüt; “Mapusane çantası” bu da nereden çıktı dediğinizi duyar gibiyim. Dr. Ceyhun Balcı’nın Cumhuriyetçi Yorum adlı bloğundan alıntı ile “… Marmara Depremi’nin yıldönümünde “deprem çantası” yine gündemde. Türker Ertürk 3 yıl önceki bir paylaşımı nedeniyle tutuklanınca aklıma geldi. Deprem çantasına bir de mapusane çantası eklemenin zamanıdır. Muhalifseniz ve bir nedenle gözaltına alınıyorsanız evinize dönmekten çok soluğu görkemli tutukevlerinden birinde almanız yüksek olasılıktır. Tıpkı deprem çantası gibi mapusane çantası da el altında olmalı. Siz siz olun bu öğüdü yabana atmayın…”

TBMM, ‘2027 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi’, ‘Fon Yasası’ ve ‘Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanmış Mekke Ortak Savunma Antlaşması ile ilgili kanun’ tekliflerini gündeme alırken ‘Libya Temsilciler Meclisinin Türkiye ile 2019 yılında imzalanan “Deniz Yetki Alanları Mutabakat Muhtırasını oy birliğiyle kabul etmesi’ ve ‘Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya’, savunma sanayii alanında ortak üretim, araştırma-geliştirme ve teknik askeri eğitimi kapsayan “Bedir” Mutabakat Zaptının Katar’ın başkenti Doha’da imzalanması gündemin diğer maddeleri olarak öne çıktı…

18 Mart 2026 da Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan tarafından bölgesel sahiplenme anlayışı temelinde kalıcı istikrarı desteklemek ve bölgesel meselelerde diyaloğu güçlendirmek amacıyla oluşturulan ‘R4 Bölgesel Dörtlü Dışişleri Bakanları’ diyalog mekanizmasının ardından ‘Mekke Anlaşması’ ve ‘Bedir Mutabakatı’ Türkiye’nin Orta Doğuda etkin bir siyasi atılım içinde olduğunun göstergesi yanında İslam dünyasında ‘Ümmet Lideri’ olma ilkesine yönelik bir atılım olarak da değerlendirilebilir.

“Mekke Savunma Paktı”; Anlaşmanın “herhangi bir saldırganlık eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığı ve üç devletten herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının hepsine yapılmış olarak kabul edileceğini öngören ortak savunma taahhüdü içeriyor olması” Türkiye açısından riskli bir madde olarak ele alınması ve çok taraflı değerlendirilmesi gerekiyor. Suudi Arabistan’a saldıran ayrılıkçı Husilere karşı Yemen’e asker mi göndereceğiz? Hindistan, Pakistan’a karşı bir harekât başlatırsa, Türkiye Hindistan’la savaşa mı girecek? Dışişleri Bakanı asker göndermeden önce savunma alanında teknik, lojistik desteği ön plana çıkarsa da uygulamanın belirsiz olduğu bir gerçektir. Konu yurt dışında görev yapan birlik ve unsurlarının sevk ve idaresini güçlendirmek amacıyla, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde yeni kurulan Uluslararası Müşterek Stratejik Komutanlık (UMSK) bünyesinde NATO uygulamasından elde edilen tecrübelerle Mekke Anlaşması gereği için sadece profesyonel askerlerden oluşan bir askeri birliğin kurulması kapsamında değerlendirilmelidir…

“Bedir Mutabakatı”; dört ülke arasında savunma sanayii iş birliğinin geliştirilmesi ve askeri üretim kapasitelerinin güçlendirilmesi, Türkiye’nin büyüyen savunma sanayisi için yeni pazarlar bulmayı hedeflerken ortak savunma yükümlülüğü getiren bir hüküm içermiyor olması Mekke Anlaşmasına göre daha mantıklı bir siyasi gelişmedir. Libya Temsilciler Meclisinin Türkiye ile 2019 yılında imzalanan “Deniz Yetki Alanları Mutabakat Muhtırasını oy birliğiyle kabul etmesi ile Akdeniz’de İki ülkenin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinin korunmasına katkı sağlayan bu mutabakata Avrupa Birliği ile Yunanistan’ın karşı çıkması ise bu konuda Türkiye ve Libya’nın kazanımların göstergesidir. Ancak bu konuda hiçbir şekilde taviz verilmemeli ve Mısır ile de böyle bir anlaşma yoluna gidilmelidir. Ayrıca R4 Bölgesel Dörtlü dışişleri bakanları toplantısı katılan E3 (AB üçlüsü Almanya, Birleşik Krallık, Fransa) +İtalya ile konu gündemde tutularak Akdeniz’deki hak ve menfaatlerin korunması Cumhurbaşkanın hamasi nutuklarına bırakılmamalıdır…