Sakarya Zaferinin 105nci Yılında Şehit Aileleri ve Gazilerimizle, Terörsüz Türkiye Süreci, Tarikat ve Cemaatler…

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluştan kuruluşa giden süreçte Millî Mücadele tarihimizin en önemli zaferlerinden biri olan “Sakarya Meydan Muharebesinin” (23 Ağustos – 13 Eylül 1921) “Sakarya zaferinin” 105nci yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi minnet ve şükranla anıyorum. Türk ordusunun zaferi ile sonuçlanan İkinci İnönü Savaşı’ndan (23 Mart-1 Nisan 1921) üç ay sonra, Temmuz başlarında Yunan ordusu Kütahya-Eskişehir hattında cephemize saldırıya geçer. Ordumuz 25 Temmuz akşamı Sakarya doğusuna çekilir. Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz.” Emri ile taktik geri çekilmeye son verilmiş tüm vatan savunma hattı olarak kabul edilmiştir. 13 Ağustos’ta ileri harekâta geçen Yunan Ordusu taarruzlarıyla başlayan muharebe ve 23 Ağustos günü başlayan Türk ordusunun karşı taarruzları ile geri çekilmeye başlamış ve bu zafer o günlerde siyasi ve askeri alanda büyük moral kazandırmıştır. Yazar, edebiyat tarihçisi, gazeteci, siyasetçi İsmail Habip Sevük’ün, Sakarya Meydan Muharebesi’nin önemini, “13 Eylül 1683 günü Viyana’da başlayan çekilme, 238 sene sonra Sakarya’da durdurulmuştur.” sözüyle ifade ettiği, çok fazla subay kaybı olduğu için bu Muharebeye “Subay Muharebesi” adı da verilen Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922) ve Başkomutanlık Muharebesi (30 Ağustos 1922) için gerekli olan hazırlıkların yapılmasına zaman kazandıran Sakarya zaferini Atatürk Nutukta şöyle ifade eder…“13 Eylül 1921 günü, Sakarya Nehri’nin doğusunda düşman ordusundan eser kalmadı. Bu şekilde 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe kadar, bugünler de dahil olmak üzere, yirmi iki gün ve yirmi iki gece aralıksız devam eden Sakarya melhame-i kübrası” (Büyük ve Kanlı Sakarya Savaşı), yeni Türk devletinin tarihine, dünya tarihinde çok az rastlanan büyük bir meydan savaşı örneği kaydetti.”

Sakarya zaferi ile ilgili bu satırları yazarken aklıma geliverdi Atatürk’ün 26 Ağustos 1922 de verdiği ‘Ordular İlk hedefiniz Akdeniz’dir ileri’ emri ve “bahri fecr” başlangıcında başlayan taarruz. Bahri fecir ne demektir bilir misiniz? Güneşin doğuşu ile tan yerinin ağarması ve cisimlerin seçilmeye başladığı andır ve taarruz vaktidir askeri sözlükte. Bugün ise bir başka alanda yapılıyor şafak vakti operasyonu Ankara Güvenpark’ta. 37 gündür oturma eyleminde olan er şehit aileleri ve gazilere, şafak operasyonu yapılıyor ‘bahri fecir başlangıcında.’ Apar topar topladıkları şehit aileleri ve gazileri dağıtarak Gazi Rehabilitasyon Merkezi’ne götüren güvenlik güçleri, parkı da bariyerlerle kapatırken gazilerin protez bacak ve kollarını ise çöp torbalarında görüyoruz medyada. Dün bahri fecr başlangıcında teröristle savaşa gidenlere bugün layık görülen işlem bu. Bilmem yoruma gerek var mı?

Şehit ve gazilerimizle başladık onlarla devam edelim. Terörsüz Türkiye sürecinde şehit ve gazilerin hatıralarına zarar verecek herhangi bir adım atılmadığını savunan MHP lideri Bahçeli “Gizli kapaklı herhangi bir pazarlık, vatandaşlarımızın bilgisi dışında bir yol söz konusu olmamıştır” ifadelerini kullanırken. Aynı sürecin diğer bileşeni KCK (Kürdistan Halklar Topluluğu) nın yayımladığı şu bildiri hakkında ne düşünüyor acaba? “Kürdistan, Ortadoğu ve Dünyada özgürlük ve demokrasi mücadelesi açısından önemli gelişmelerin olduğu bir dönemde şanlı 15 Ağustos Devrimci Atılımımızın kırk ikinci yıldönümünü yaşıyoruz. Başta Önder Apo olmak üzere tüm yoldaşların, gerilla güçlerimizin kadınların ve gençlerin, halkımızın ve dostlarımızın 15 Ağustos Direniş ve Diriliş Bayramını, Gerilla Bayramını kutluyoruz.” Bu kutladıkları günün TC. Devletine karşı bir isyan hareketi olduğunun ve bunlara karşı mücadele edenlerin şehit yakınlarının ve gazilerinin hatıralarına karşı manevi bir başkaldırı olduğunun ve devlete meydan okuma olduğunu farkında mıdır?

Ve de DEM Parti İmralı Heyeti üyesi ve Van Milletvekili Pervin Buldan, çerçeve yasayla oluşturulan kurulun 24 Ağustos’ta ilk toplantısını yapacağını, bu toplantıda alt kurulların kurulması için süreç başlayacağını belirterek, “Bu alt kurulların bir tanesi silahsızlanma ve siyasallaşma kurulu olacak ve burada Sayın Öcalan yer alacak. Çünkü Sayın Öcalan gelişleri organize de edecek” sözleriyle terörist başına statüsünün (bir kişinin, kurumun veya grubun toplum içindeki yeri, konumu, pozisyonu veya saygınlığı) belirlendiğinin farkında mıdır?

Ve de devlet; İmralı’da uzun süre kalan ve tahliye olan Veysi Aktaş’ın Türkiye’deki yeni çözüm ve entegrasyon sürecine yönelik “Kürtler hukukun dışına itilmiş. Devletin de dışına itilmiş. Bu süreç Kürtlerin hukuk içine ve devlet içine alınması sürecidir. Bu sürecin tamamlanması gerekiyor. Anayasal aşaması da dahil olmak üzere. İki tarafın birbirini tanıması lazım. Yani Kürtlerin devleti tanıması lazım, devletin de Kürtleri tanıması lazım. Demokratik entegrasyon da böyle gerçekleşir.” Açıklaması karşısında kendi gazisine, şehit ailesine şafak operasyonu yapan siyasi iktidar tanıma önceliğini kime verecektir? Şehit ailesine mi, gazilere mi yoksa terörist başına ve onun silahlı örgütü ile siyasal uzantısına mı?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne en önemli konularından biri, 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen ve 13 Aralık 1925’te yürürlüğe giren 677 sayılı Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun ile faaliyetleri yasaklanmış olan Tarikat ve Cemaatler dir. Ki bu kanun Anayasa’nın 174. maddesi ile koruma altındadır değiştirilmesi dahi teklif edilemez… Buna rağmen bu konu yeni uygulamalarla gündemde ki yerini koruyor. Siyasi iktidarın anlayışına göre bunlar STÖ dür. Düne kadar dini faaliyetleri ile gündeme gelen bu dinci kuruluşlar siyasi alanda ki yakınlıkları ile el üstünde tutuluyor. Dün ne istedilerse verdik dedikleri FETÖ terör örgütü olarak darbe kalkışmasında bulunurken bugün ise Süleymancılar ve Furkancılar şirketleri, özel okulları, medya organları, finans kuruluşları, yurt dışı yapılanmaları, şeyhlerinin milyonlarca dolarlık şahsi servetleri ve paylaşılamayan mirasları ile soruşturuluyor. Evet soruşturulsun ve gereği yapılsın ancak Adalet Bakanının şu açıklaması “ Soruşturmanın herhangi bir dini grubu, inancı, düşünceyi veya hukuka uygun faaliyeti hedef almadığını belirterek, “Dosyaya yansıyan somut suç eylemlerini, mağdur ve tanık beyanlarını, örgütsel baskı iddialarını ve mali delilleri konu almaktadır” konuyu asıl bağlamından koparmaktadır. Suç unsurunu meydana getiren faktörler dini bir yapılanmanın sonucudur ve dinin sömürülmesidir. “Suç örgütü kurma ve yönetme”, “örgüt üyeliği”, “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama”, “nitelikli dolandırıcılık”, “resmî belgede sahtecilik” ve “Vergi Usul Kanunu’na muhalefet” suçlarıyla soruşturma yetmez 677 sayılı kanununda gereği yapılmalı ve STÖ olarak nitelendirilen bu dinci yapılandırılmalar kapatılmalı devlet içinde ki uzantıları temizlenmelidir…

Son söz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten; Nutukta öğüdüdür bizlere ; : “…Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı, çok iyi incelemekten hiçbir zaman vazgeçmesin…”