Bazen en fütürist sandığımız soruların kökü, en eski uygarlıkların yıkıntılarında saklıdır. Hititlere bakarken aslında geleceği, yapay zekâya bakarken de insanın hiç değişmediğini görüyoruz.
Aynı İnsan, Farklı Çağlar
Bir Hitit romanında yapay zekâdan söz etmek, ilk bakışta tuhaf gelebilir. Biri tunç çağının dünyasıdır; duaların tabletlere kazındığı, yağmurun tanrısal bir lütuf sayıldığı, suyun ise doğrudan hayat anlamına geldiği bir çağ. Öteki, algoritmaların dua gibi insan hayatına etki ettiği, veri merkezlerinin yeni tapınaklara dönüştüğü, insanın kendi zekâsını aşacak makineler kurmakla övündüğü bugünün dünyası.
Aralarında binlerce yıl varmış gibi görünür. Oysa yüzyıllar geçse de insanın kendine dair kurduğu büyük masal pek değişmiyor: Her seferinde kontrolün kendi elinde olduğuna inanıyor.
Bir Uygarlığı Aslında Ne Yıkar?
Suskun Tanrılar Mağarası tam da bu yüzden yalnızca Hititleri anlatan bir roman değil. O, geçmişin tabletlerini yeniden okuyarak bugünün insanını arayan bir metin. Hitit krallarının ve Kraliçelerinin tabletlerindeki sözlere dayanarak yaratılan hikaye şu soruları aralıyor: Bir uygarlığı gerçekten ne yıkar? Kötü yöneticiler mi? Savaşlar mı? Ekonomik krizler mi? Yoksa çok daha derinde, çok daha sessiz işleyen kuvvetler mi? Bir nehrin çekilmesi, yağmurun gecikmesi, toprağın yorulması, suyun azalması. Savaş belki en son gelendir önce üretim düşer, sonra kıtlık başlar, ardından göçler çoğalır, düzen bozulur, huzursuzluk büyür. Ve insanlar, her zamanki o gecikmiş hayretle dönüp sorar: “Bu kadar büyük bir medeniyet nasıl çöktü?”
Hititlerin Asıl Gücü: Suyu Mühendisliği
Hititler bu sorunun tam kalbinde duruyor. Çünkü onlar Anadolu’nun kolay olmayan coğrafyasında yaşadılar. Çorum’daki Hattuşa’ya bakınca Orta Anadolu’nun sert ve yarı kurak coğrafyasında bir uygarlık kurmak istiyorsanız, önce suyu anlamanız gerektiğini anlarsınız, Kıtlık ve salgın ihtimalini hiçbir zaman aklınızdan çıkarmamanız gerekir. İşte bu yüzden Hititler yalnızca savaşçı bir halk değildi; aynı zamanda suyu yönetmeyi bilen bir akıldı.
Dünyanın ilk küvetleri Hititlerin evlerindeydi. Yeraltındaki su sistemlerinde kirli sularla temiz sular asla karışmazdı. Gölpınar Hitit Barajı gibi yapılar, suyun mühendislik olduğu kadar sürekli tehdit altında yaşayan topluluklar için siyasal bir mesele olduğunu da anlatır. Eflatunpınar Su Anıtı ise daha ileri bir şeyi söyler: Su yalnızca yaşamsal bir kaynak değil, kutsal düzenin de parçasıdır.
Suskun Tanrılar Mağarası tam da bu sorunun etrafında dolaşan bir roman. Biz tarihi çoğu zaman yanlış yerden okuruz; gözümüz hep krallara, savaşlara, taht kavgalarına gider. Çünkü onlar gürültülüdür, parlaktır, anlatılması kolaydır. Oysa insan kaderini çoğu zaman sessiz kuvvetler belirler. Birkaç yıl eksik yağan yağmur, yavaş yavaş fakirleşen toprak, daralan hasat ve göçler… Bunlar bazen en güçlü ordudan daha acımasızdır.
Anadolu’da Troya Savaşı ile Bronz Çağı Çöküşü
MÖ 1200’lerde Hititleri impratorluğunu yok eden ve efsanevi Troya savaşının savaşı da bu düşünülen zamanlarda, Doğu Akdeniz ile Orta Anadolu’yu sarsan büyük çöküş de böyle geldi. Bir anda değil; bağlı düzenlerin,
Bronz Çağı çöküşü dediğimiz şeyin içinde Deniz Kavimlerinin Anadolu’ya göçü, iklimin sert eli, açlık, yavaş yavaş dağılan bir dünyanın kederi vardı.
Yapay Zekâ ve Eski Bir Yanılsama
Şimdi dönüp bugüne bakalım. Yapay zekâ çağında yaşıyoruz deniyor. Herkes aynı büyülenmiş ses tonuyla konuşuyor: Daha hızlı hesaplama, daha çok veri, daha güçlü analiz, daha büyük tahmin kapasitesi. İyi de şu soruyu kim soracak: Bunca hesap gücü bizi gerçekten daha güvenli mi yapıyor, yoksa sadece daha güçlü hissettiriyor mu? Çünkü yapay zekâ, insana çok eski bir sarhoşluğu yeni ambalajla sunuyor: bilme yanılsamasını. Daha çok veri varsa daha çok hâkimiyet vardır sanıyoruz. Oysa karmaşık sistemlerin doğasında başka bir gerçek var: Bazen ne kadar gelişmişseniz, o kadar kırılgansınızdır. Bir şey bozulduğunda, daha büyük ölçekte bozulur. Çöküş daha geç fark edilir, etkisi daha geniş yayılır.
Bugünün insanı şehirde yaşadığı için doğadan koptuğunu düşünüyor. Musluktan su aktıkça su meselesinin çözüldüğünü sanıyor. Raflar dolu oldukça gıda zincirinin sonsuza kadar işleyeceğine inanıyor. Açık söyleyelim: Bu, medeniyetin cilaladığı bir çocukluk hâli. İklim krizi çoktan kapıya dayanmadı; içeri girdi. Aşırı sıcaklar, kuraklık, seller, tarımsal daralma, zorunlu göçler başladı. Eski hikâye geri döndü. Sadece bu kez tabletlerin yerini ekranlar, rahiplerin yerini uzmanlar, kehanetlerin yerini veri modelleri aldı. Ama insan yine aynı insan. Yine doğayı yönettiğini sanıyor. Yine kendi araçlarını mutlak güç zannediyor. Yine yanılıyor.
İşte bu yüzden bir Hitit romanında yapay zekâ hiç de yersiz durmuyor. Çünkü mesele teknoloji değil; mesele insanın her çağda aynı yanılgıya düşmesi. Dün tanrılara güveniyordu, bugün algoritmalara güveniyor. Dün yağmur duasıyla avunuyordu, bugün veri simülasyonuyla. Ama her iki çağda da unuttuğu şey aynı: İnsanın kurduğu her düzen, doğanın çizdiği sınırların içinde ayakta kalabilir. O sınırlar zorlandığında, en parlak medeniyetler bile çatlamaya başlar.
Ve insan her çağda aynı cümleyi kuruyor: “Bu kez kontrol bende.”
Tarih ve Doğa ise buna bakıp sessizce gülümsüyor.