Bir süre sonra insan sesleri de geride kaldı. Ardından güneş, Alaska’ya özgü bir kararsızlıkla birden açtı...

Fotoğraflar: John Hutchins

Juneau: Dünyanın ucundaki başkent

Alaska’nın başkenti Juneau’ya vardığım ilk sabah, New York’tan başlayan ve üç aktarmayla uzayan yaklaşık on dokuz saatlik bir yolculuğun ardından kendimi bambaşka bir dünyanın eşiğinde buldum. Yolculuk boyunca uçaklar giderek küçülmüş, son etapta neredeyse minibüs boyutlarına inmişti. Bu ayrıntı bile insanı hazırlıyor aslında: Alaska’ya yaklaşırken alıştığın ölçekler yavaş yavaş bozuluyor.

Yaz ortasıydı ama Juneau’da hava hâlâ kıştan kalmış gibiydi. Sis, yağmur ve 7-8 derecelik gri bir serinlik… Çam ormanları koyu bir duvar gibi yükseliyor, tepelerinde hâlâ kar taşıyan dağlar şehrin üstüne kapanıyordu. “Başkent” kelimesinin bizde çağrıştırdığı merkez duygusu burada işlemiyor. Juneau bir merkezden çok bir kasaba gibi. Karadan ulaşılamayan, okyanusla, sıradağlarla ve buzullarla çevrili bu kent, insana daha ilk anda şunu hissettiriyor: Burada dünya bizim bildiğimiz düzene göre kurulmamış.

Ajans Bakırçay 7

Mendenhall’a giden yol

Buzula giden yaklaşık yirmi kilometrelik yol boyunca doğa, burada kimin kalıcı olduğunu açıkça gösteriyor. Araba yolundan sonra başlayan patika yer yer bozulmuştu; sanki orman, dallarıyla, ıslak toprağıyla, yamaçlardan yuvarladığı taşlarla insanın açtığı izi geri almak istiyordu. Küçük şelaleler kayaları yalayarak aşağı iniyor, dereler kendi soğuk sesleriyle yola eşlik ediyor, geri kalan her şey susuyordu. Mendenhall Buzulunun çevresi aynı zamanda güçlü bir ekosistem alanıdır. Şelaleler, göl kıyıları, somon akarsuları ve ayıların yaşadığı orman dokusu, bu bölgeyi yalnızca bir manzara noktası olmaktan çıkarır. Burada doğa, sert kuralları olan canlı bir dünyadır.

Bir süre sonra insan sesleri de geride kaldı. Ardından güneş, Alaska’ya özgü bir kararsızlıkla birden açtı. Sisi delen ışık göğün üzerine altın bir kuşak çekti; ıslak yapraklardan damlalar düştü, taşların arasından akan sular bir an için neşelendi. Ama burada insan sevinmeyi bile temkinli öğreniyor. Çünkü Alaska’da değişmeyen tek şey havanın kararsızlığı. Güneş görünür, sonra bir anda vazgeçer; yerini yeniden sise bırakır.

Ajans Bakırçay 3

Ve sonra, uzakta Mendenhall göründü. Parlak ışıklı bir harabe gibi.

Buzul, vadiden göle doğru uzanan beyaz bir beden gibiydi; yarıkları, katmanları, sırtları ve dipsiz sessizliğiyle. Bir yeryüzü biçiminden çok zamanın kendisine benziyordu. İnsan, donmuş suya bakıp böylesine sarsılacağını düşünmüyor. Ama bazı büyüklükler, en tanıdık şeyleri bile tanınmaz hâle getiriyor. Su artık yalnızca su olmaktan çıkıyor. Sessizlik, sessizliğin ötesine geçiyor. Göz, gördüğü şeyi bildiği kelimelerle açıklamakta zorlanıyor.

Mendenhall buzulundaki küçülme ve siyah çatlaklar dünyadaki tüm buzullar gibi hızla eridiğinin göstergesi. Göl kıyısında, buzulun eteğinde, mavinin nasıl çözülmeye başladığını, suyun nasıl ilerlediğini görmek mümkün. Doğa burada ölü değil; tersine fazlasıyla canlı ve bu sıcaklık artışına tepki veriyor. Bu yüzden de değişimi acımasız.

Arkadaşım John bana uzaktan mağarayı işaret etti. Buradan bakıldığında buzulun altında açılmış karanlık bir yarık gibiydi. Kömür rengi kumla kaplanmış dış yüzeyi, içeride sakladığı şeyi bilerek gizliyordu. Sıradan bir yarık, hatta itici bir karanlık. Ama bazı kapılar vardır; geçildiğinde dünya artık eski dünya değildir. Mendenhall Buz Mağarası da tam olarak böyle bir yerdi.

Ajans Bakırçay 4

İçeri adım atar atmaz etrafı saydam, derin ve neredeyse canlı görünen mavi bir buz tabakası sardı. Işık buzun içinden geçerken diğer bütün renkleri yutuyor, geriye yalnızca bu tuhaf ve hipnotik ton kalıyordu. Mağaranın içindeki tüneller, odalar, kıvrımlar insan eliyle yapılmış bir mimariyi andırıyor; ama hiçbir mimarın kurduğu yapı bu kadar geçici olamaz. Buz, kendi sarayını kuruyor ve aynı anda yıkıyor. Bu kar binlerce yıl önce yağdı, buzula dönüştü şimdi yine eriyor, sanki etrafımda zamanın bedeni eriyor. Şeffaf duvarların içinde akan suyun sesleri gelirken, tavandan damlalar düşüyor, tüneller daralıp kıvrılıyor, sonra yeniden açılıyordu. Bir mağaranın içinde değil de çözülmekte olan bir cam düşün içinde yürüyormuşum gibi. Sanki burada dünya burada henüz tamamlanmamış, ama aynı anda bozulmaya başlamış gibi.

Ne var ki bu güzellikte huzur yoktu. Her damla erimeyi, her çatlak çökme ihtimalini taşıyordu. Buzullar bugün iklim krizinin en kırılgan tanıkları; belki de gelecek yıl içinde yürüdüğüm bu mağara artık var olmayacak. Alaska’nın büyüsü biraz da burada başlıyor: güzelle tehdidi birbirinden ayırmıyor. Sanki ışık, dünyanın başka hiçbir yerinde konuşmadığı bir dille burada, hızla eriyen buzun kalbinden sesleniyordu.

Ajans Bakırçay 5

Küresel iklim krizinin etkileri yüzünden bir gün, bugün o mavi tavanın altında duran biri aynı yerde yalnızca beyaz bir gökyüzü görecek. Ayağının altında buz değil, taş, kum ve çakıl olacak. Belki o zaman burada bir mağara bulunduğuna inanmak bile zorlaşacak. Dünyanın en sarsıcı yanı da bu zaten: En görkemli şeyleri bile büyük bir gürültüyle değil, sessizce geri alması.

Bir buzul mağarası, zamanın geçiciliği ve aldatıcılığının heykel olmuş hali gibi. Burada dünya daha derin, daha eski, daha yabani hâliyle önümdeyken, iyice küçüldüğümü belki de ilk kez gerçekten yerimi görüyorum. Alaska zaten insanda ölçek duygusunu da bozar. Yerli halk Tinglit’lerin dilide Alaska, “Büyük Ülke” demektir. Bu büyük ülke, insanın kibirli sesini kısıp, bir buzul mağarasının içinde, tavandan düşen suyun soğuk sesiyle şunu öğretir: Burada misafirsin. Hayran olabilirsin, ama hükmedemezsin.

Ajans Bakırçay 6