Geçen haftaki iki olay yazıya neden oldu…

İlki, Ay’a giden uzay aracının Dünya’ya dönmesi…

Diğeri de, ABD-İsrail haydutluğunun İran’a saldırısı sonucu çıkan savaşın yol açtığı acı ve yıkımların, iki haftalık bir ateşkes ve İslamabat’ta başlayan görüşmelerle bir sonuca, sona ulaşması olasılığının kısa sürede ortadan kalkması ve yeniden bir belirsizliğe evrilmesi…

Çocukluğumuzun en muhteşem oyun gereçlerindendi; içinde renklerin içiçe geçerek oynaştığı, birbirlerine vurdukça bizim için kışkırtıcı seslerin çıktığı,

oyunda kazandıkça çoğalttığımız sermayelerimiz olan cam bilyeler…

Ne kadar güzeldiler…

1972’de, Apollo 17’nin

dünyadan 45 bin km. uzaktan çektiği o muhteşem tam Dünya fotoğrafını anımsadınız mı?..

Sanırım yalnız beni değil hepimizi büyüleyen o fotoğrafta, bulutlar ve okyanusların iç içe geçtiği minik mavi bir bilyeydi Dünya’mız…

54 yıl sonra…

Geçen hafta ayın çevresinde döndükten sonra dünyamıza dönen Artemis II, yolculuğu boyunca minik mavi bilyemizin, yine bakmaya doyamadığım yeni fotoğraflarını gönderdi.

Birinde, dünyanın alt köşesinde minicik bir nokta olarak Venüs’de görülüyor…

Bir de Voyager I’in, 1990’da çektiği ikonik bir fotoğraf var.

Güneş sistemimizin ucundan,

16.4 milyar km. uzaktan çekilen bir fotoğraf…

Güneş sistemimizin dışına çıkarken, son bir komutla Voyager I’in yönü dünyaya çevrildi, enerji tasarrufu için uyku moduna geçmeden önce, o fotoğrafı çekti ve gönderdi…

Fotoğrafta Dünyamız mı?

Zor seçilen mini minicik bir zerrecik…

Başsız sonsuz enginlikte bir toz zerreciği…

Kozmos…

(Kelime anlamı; düzen, uyum)

İçinde gaz, toz ve yıldızlardan oluşan galaksiler…

Her birinde milyarlarca ve milyarlarca yıldız…

İçlerinden birisi de, içinde 400 milyardan fazla yıldızı barındıran Samanyolu…

Ve onun içinde, merkezinden 28 bin ışık yılı uzaklıkta Güneş sistemimiz ve o sistemin içinde de bir toz zerreciği: Dünyamız…

O fotoğraf, hangimizi derin düşüncelere daldırmadı ki…

O minicik zerrecik küçük mavi bilye olmasaydı biz de olamayacaktık.

Evimiz, yuvamız.

8 milyar insan orada yaşıyoruz…

Peki bizi var eden evimize,

yuvamıza nasıl sahip çıkıyoruz?..

Bir yandan doğayı tahrip ediyor, evimizi yaşanmaz hale getiriyor, diğer yandan birbirimizi boğazlıyor, öldürüp yok ediyoruz…

İkili bir savaş…

Hem evimize hem türümüze…

Doğanın parçası olduğunu unutmadan, onunla uyumlu yaşamak varken ona karşı verilen savaşı insanın kazanma şansı var mı?

Dünya dönmeye devam ederken insanlık kendine ediyor, kendi sonunu hazırlamak, kendi geleceğini yok etmek için doludizgin gidiyor…

Öte yandan açgözlülük,

bencillik, azgın sömürünün yıkıcılığı savaşları körüklüyor…

Sonuç?

Ölümler, katliamlar, oluk gibi akan kanlar…

Dünya mı?

Dönmeye devam edecek.

Ta ki 5 milyar yıl sonra hidrojen yakıtını tüketip,

kırmızı bir dev olacak Güneş tarafından yutulana değin…

Anlamakta zorlandığım bir alanı anlaşılabilir kılan,

bilimin herkes için ulaşılabilir olmasını sağlayan kitaplarıyla bana gökbilimini sevdiren Carl Sagan’ın, “Soluk Mavi Nokta” kitabından altını çizdiğim satırlarıyla noktalansın yazı:

“Uzayın derinliğinden bu resmi çekmeyi başardık.

Dikkatlice baktığınızda orada bir nokta göreceksiniz… İşte o nokta evimiz…O nokta biziz…Gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktada

geçirdiler… Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, bin çeşit inancımız, ideolojimiz… her avcı ve yağmacı, her kahraman ve her korkak,

uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her kral ve her köylü, birbirine aşık her genç çift, her anne ve baba,

umutları olan her çocuk, her mucit ve her kaşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir ‘yıldız’, her bir

‘yüce önder’, her aziz ve her günahkar işte orada yaşadı;

bir güneş ışınında asılı o toz zerreciğinde.

Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün… Şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler.

Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün…

Anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun…

Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor…

.Gezegenimiz, çevremizi saran büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir…

Dünya… Şu ana kadar, yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün gidebileceği başka hiçbir yer yok…

Gökbiliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir uğraşı olduğu söyleniyor. Bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını, küçük Dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur.

Bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı daha iyi paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor…”

Umarım insanlık aklını başına alır!.. Diyeceğim.

Diyeceğim demesine…

Ama!..