Bir sabah uyandık ki İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmişiz...
Neyle?
Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle...

Nedir bu sözleşmenin gerçek adı?
Kadınlara ve aileye yönelik şiddetin önlenmesi ve bununla mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi...

Sözleşme, 2011 yılında İstanbul'da yapılan toplantıda kararlaştırıldığı için 'İstanbul Sözleşmesi'
olarak biliniyor.

Peki, bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülke?
Türkiye...
Meclis'inden ilk geçiren ülke?
Türkiye...
O dönem Başbakan olan R.T.Erdoğan'ın, bu toplantıya bir de mesajı var:

"...Türkiye'nin öncülüğünde hazırlanan sözleşmeyi KUTLUYORUM..."

80 maddelik bu sözleşmenin can alıcı noktası nedir?
Kadına yönelik şiddeti İNSAN HAKLARI İHLALİ olarak görmesi ...
Başka?
Bunun önlenmesi doğrultusunda imzalayan taraf devletlere YÜKÜMLÜLÜKLER GETİRMESİ...

Sözleşme, kadına karşı şiddeti (fiziki,
psikolojik,ekonomik...) tanımlıyor ve tarafları;
özellikle de, bu konuda dünyada en bozuk sicile sahip Türkiye gibi ülkeleri CİDDİ ÖNLEMLER ALMAK ZORUNDA bırakıyordu.
İmzalayan ülkeleri,
HUKUKİ OLARAK BAĞLAYAN bir belge idi.

Şu söylenebilir:
Türkiye, o tarihten bu yana hangi ciddi kararları, önlemleri aldı?
Hangi yasaları çıkardı?
Türkiye, bu yükümlülükleri yerine getirecek adımları atmadığı için sözleşme bir kağıt parçası olarak kalmadı mı?..
Kadına yönelik şiddet ve cinayetler artarak devam etmedi mi?..

Ama bu yaklaşım doğruyu tam yansıtmıyor...

Çünkü kadınlar, bu sözleşmeden aldıkları yetkiyle, taleplerini ÇOK DAHA GÜÇLÜ dile getirebiliyorlar;
yetkilileri bu konuda YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ yerine getirmesi doğrultusunda zorlayabiliyorlar...
İsteklerini, kaynağını ULUSLARARASI HUKUKTAN ALAN bu sözleşmeye dayandırarak, çok daha güçlü dile getirip haykırabiliyorlar...

O zaman şu sorulabilir:
Madem inanmıyor,
madem kaldıracaktı,
dönemin Başbakanı Erdoğan bu sözleşmeyi niçin kabul etti?

"Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada  ineriz... Demokrasi amaç değil araçtır..." söylemi olabilir mi?
(R.T.Erdoğanın, 14.7.1996 tarihinde N.Cerrahoğlu'yla yaptığı söyleşi)

O günkü şartlarda,
uluslararası toplulukta kendine belli bir alan açmak; özgürlükçü,
demokrat görünmek ve kabul görmek için
olabilir mi?..

İşe yaradı mı?..
"Yetmez ama evet!.."çi arkadaşlar yanıtlayabilirler...

Peki, şimdi niçin kaldırılıyor?..
Demokrasi konusunda  tüm inandırıcılığını yitirmiş,
ekonomiden dış politikaya zor günler geçiren ve güç kaybedilen bir ortamda; iktidarın tabanını diri tutmak için, kadının yerini tanımlama konusunda, ideolojik bir duruş sergilemesi zorunluluğu olabilir mi?..
Nedir o yer?
Kadının yeri; bir erkeğe (baba,koca)
tabi olacağı evidir...
Yeteneklerini ilerleterek, kendini geliştirmiş bir BİREY olarak varolması değildir...
Otursun oturduğu yerde; eş olsun, anne olsun, çocuk doğursun, ev işlerini yapsın, erkeğine biat etsin... yeter!.

Peki İstanbul Sözleşmesi ve biz ne diyoruz?
Kadın birey olarak kendini geliştirebilmeli,
erkeklerle eşit haklara sahip olmalıdır...
Kadına karşı şiddet sadece kadınların konusu değildir...
Daha özgürlükçü, daha adil, daha eşitlikçi,
daha demokratik bir toplumda, bir ülkede
yaşamak kadın ve erkek olarak hepimizin hakkıdır...
Bu yalnız kadınlara değil; kadın, erkek olarak TOPLUMSAL VARLIĞIMIZA YÖNELİK BİR SALDIRIDIR...

Ya topluca karşı duracağız...
Ya da...
Sıradaki saldırıyı bekleyeceğiz...

Sırada ne var?
Medeni Kanun mu?..