Türkiye'yi yasa boğan Urfa-Siverek'te ve Kahramanmaraş'taki okul baskınları gündemimizde tokat etkisi yaptı. Bu olaylar herkesin ivedilikle şapkasını önüne eğerek düşünmesi gereken bir çok konuyu barındırıyor.
Son yıllarda çocuk yaştaki bireylerde akran zorbalığı, şiddet eğiliminin artış göstermesi gelinen noktaya kadar duymak istemediğimiz ayak sesleriydi. Bu durum için birçok çare gündeme geldi. 18 yaş altına cezai işlemlerin artırılmasından, çocukların bulunduğu sosyal alanların kameralarla izlenmesinden, sosyal medyaya yaş sınırı getirilmesinden, okullarda güvenliğin artırılmasına kadar bir çok şey konuşuldu. Bunların hepsi mevcut sorunun ortaya çıkan sonucuna yönelik tedbirlerdir. Lağım akan bir dere için demir parmaklık yapmak, sivrisineklere ilaçlama yapmak yada uyarı levhası asmak nasıl çözüm değilse bu konuda aynıdır. Önemli olan lağım sularının dereye karışmasını engellemektir.

Çocuklarımız ve gençlerimiz sosyal medya ve interaktif dünyada kendilerine ait kapalı bir yaşam oluşturdular. Şu söylem bize hiç yabancı gelmeyecektir; "Facebook hesabımı kapattım, artık instegramdayım. Orası ihtiyarlarla doldu taştı." Bu cümlede gençlerin eğiliminin kendi dünyalarını oluşturma ve gözden uzak olma düşüncesi vardı. Ebevynlerinden gizli ve habersiz olmanın bir birey olarak kendilerini kanıtlayacakları düşüncesiydi bu. Ardından Tiktok, Snapchat ve dahası geldi. Oyun grupları ve bu gruplarda oluşan ortak diller gelişti. Dinlenilen müziğe benzer gürültüden, dans adına yapılan cinsel içerikli şovlara kadar çocuklar ve gençlerde hızlı bir değişim gözlemlendi. Bütün bunlar yaşanırken çocuğun iki ana yaşam ortamı vardı. Birincisi aile ikincisi okul. Hâlbuki aileler çocukları oyalamak adına çoktan ellerine cep telefonunu vermişti. Öncelikle ailelerde başlayan bu çarpık durum, erken yaşta telefon, tablet ile farklı bir boyuta taşınırken Milli Eğitim, çağa uygun ve çocuğun sosyal yanını güçlendiren, eğitimi öncül gören yaklaşımdan uzakta kaldı. Okullar öğrencilerin teneffüslerde cep telefonlarında gördükleri akımları veya çarpık ilişkileri uygulama alanlarına dönüştü. Beraberinde veli terörü, yanlış bakış açılarıyla öğretmene saygı yitirildi. Değerlerini kaybeden toplum iyiyi, doğruyu ve hayatı aktaracak insanlara sırtını döner. Kıymet bilmezlik almış başını gitmiştir öyle bir ortamda.
Dikkat ettiniz mi mahalle aralarında top oynamıyor çocuklar. Okul bahçeleri, tel saha tatil günleri bomboş. Çocukların mesajlaşarak haberleşmediği dönemlerde adeta anlaşmışcasına dönem dönem oynamaya soktukları oyunlar vardı. Bilye oynanırdı bir dönem, sonra tüm sokak mahallelerde aynı anda mermer parçasıyla gazoz kapağı vurmaca başlardı. Ardından futbolcu kartları, Turbo sakızlardan araba resimleri biriktirme dönemi başlardı. Plastik boru kestirip, tüf tüf savaşları, yaz başında ise su tabancaları vardı. Şimdilerde tabancalarda gerçek mermi kullanıyor çocuklar. Aynı anda oynanan bu oyunların aralarında da mevsimine göre meyve ağaçlarına dadanılırdı. Erik, çağla ilkbaharda, yazın sonunda incir, nar, sonbaharda iğde ağaçlarına dalardı çocuklar. Bahçeli evlerin bilindik yalanı "Ağaç ilaçlıdır" yazısının asılmasıydı. Şimdi meyveler dalında kaldı, bayramlarda kapıya gelen çocuklar yok, denize giren balık tutan çocuklar yok, sokaklar, tel sahalar, okul bahçeleri top sesine, gol sesine hasret. Nerede bu çocuklar? Kendi dünyalarına hapsedildiler, o dünyada canavara dönüşebiliyorlar yada zombiye. Kişilik bozuklukları cabası. 80leri, 90ları özlüyoruz. Büyüklerimiz 70leri. Hep eskiyi özlüyoruz da günümüzü yaşayalım diyen yok.
