
İsmail Durna’nın anısına...
Yaz sıcakları gelip çattı. Artık arkadaşlarla top oynamak zorluyordu. Apartmanların gölge boyunun iyice sokağı kapladığı saatleri bekliyorduk santrayı yapmak için. Mahallede Turbo sakızlar bir süre popülerliğini yitirmiş, onun yerine 1990 Dünya Kupası futbolcularının yer aldığı ‘Final’ adlı sakızlar ağzımızdaydı.

Yıldız futbolcuların fotoğraflarını biriktiriyorduk. Kimimiz defterlerine yapıştırıyordu. Okullar da bir garip bu yıl, kapanmaya niyeti yok. Okulumuzda ikili öğretim vardı. Bizim sınıf bir yıl sabahçı oluyordu bir yıl öğlenci. Benim kısmetimde de bu yıl öğlenci olmak vardı. Babamla annem okulların kapanacağı günü bekliyordu. Okulun son ziliyle ailecek Dikili’deki evimize gidecektik. Hazırlıklar başlamıştı. Her gün bir halı naftalinlenip, oturma odasında duvara yaslanıyordu. En son siyah okul önlüğüm naftalinlenip çekmeceye girecekti. Güneşin altında siyah önlükle okula gidip gelme işkencesi 30 Haziran'a kadar sürecekti.

Öğleden sonra okulda vakit iyice geçmez oldu. Son ders Matematik. ‘Bip Bip’ diye öten Casio saatleri takmamız yasaktı. Ama çıkış zilini en doğru da oradan öğrenirdi. Derken Fatih, kolunda gizlediği saate bakarak, sessiz bir tonla; ‘5-4-3’ diye saymaya başladı. Bütün sınıf; ‘2-1-0’ diyerek eşlik ettik. Fatih Matematik dersinde geriye sayabilme kabiliyetini yine göstermişti. Zille birlikte fırladık yerimizden, bir çoğumuzun beyaz yakası tek düğmeye tutunuyordu, çantalarımızın fermuarı kapanmamış halde soluğu mahallede aldık. Evlere dağılmadan önceki son değerlendirmelerimiz bu akşam başlayacak olan Dünya Kupası maçları üzerineydi.
O gün anneannemin evinde toplanmıştık. Dayım işten gelmiş, üzerini değişmiş, anteni biraz oynayarak TRT 1’i en net kıvama getirmeye çalışıyordu. Babam, annem ve kardeşim de salondaydı. Bugün aynı zamanda Tire’den teyzemler de gelmişti. Evde şenlik havası hakim. Kuzenim Ufuk ve kardeşim Mert, kapıdan içeri girmeden ‘Bööö’ diyerek üstüme atladılar. Kitaplarımı zoraki taşıyan çantam tek savunma aracımdı. Salondaki televizyonumuzda tanıdık bir ses, Dünya Kupası açılış töreni canlı yayınlanıyordu. Halit Kıvanç sözü almıştı. Şakalaşmayı bırakıp salona geçtik. Ekran başındaydık. Dayım televizyonun sahibiymiş gibi tam karşısındaydı. Biz evin çocukları, çoğu zaman birbirimize silah ve kalkan olarak kullandığımız minderleri kıçımızın altına sermiş ilk düdüğü bekliyorduk. Arjantin-Kamerun maçı 1990 Dünya Kupası’nın açılış maçıydı. Maradona, yazı tura töreninden sonra topu sektirmeye başladı. Omzunda, kafasında sektirdiği topla tam bir yıldızdı, çok havalıydı. Biz 3 kuzen bastık alkışı, ‘Heyt Be!, On numara adam’. Bizim idolümüz Maradonaydı. Yüzlerce çocuk, sokak aralarında onun gibi çalım atıyor, onun gibi gol atıp seviniyordu. Elbette Arjantin’i tutuyorduk. Eniştem bizimle aynı fikirde değildi. O Kamerun’u tutuyordu. ‘Ezilen ve sömürülen Uluslar, özgürlüğü hak ediyor ve mutlu olmalı’ diyordu. Bizi de kızdırıyordu; ‘Göreceksiniz, Kamerun bugün kazanacak’

Hakemin düdüğü ile beklenen maç başladı. Arjantin, her zamanki gibi klasik, açık mavi, beyaz, çubuklu formasıyla sahadaydı. Kamerun ise tribünleri gibi rengârenkti. Adeta futbol oynamıyor, dans ediyorlardı. Kadrolar açıklanırken bizi bir gülme tuttu. Kamerun kadrosunda; Kana Bıyık, Omam Bıyık isimleri dikkatimizi çekmişti. Maç karşılıklı ataklarla ilerliyordu. Ama beklediğimiz gol Arjantin’den gelmiyordu. Dayım ise bize sataşmaktan geri durmuyor. Uzun boyunun avantajıyla oturduğu yerden ayağı ile Mert’in kafasına dokunuyor. Mert arkasını dönünce, hızla toplanıp beni gösteriyor, ‘o yaptı’ diyordu. Kardeşimle ayrı bir didişmeye girdik. ‘Ben yapmadım oğlum’ diyorum. İnanmıyor. Dayım bu seferde Ufuk’u dürtüyor. Bıraktık, Arjantin’i düştük birbirimize. Maç 0-0 devam ediyor. 4 yıl önce Meksika’daki Dünya Kupası’nda, taraftarlar golsüz giden maçlarda can sıkıntılarını geçirmek için aynı anda ellerini kaldırıp indirdikleri bir gösteri icat etmişlerdi. Meksika Dalgalanması adını alan bu eğlence biçimi tüm stadyumlara yayılmıştı daha sonra. Sanırım dayımın da canı sıkılmıştı ve kendince bir gösteri icat etmişti.

İlk yarı bitmek üzereydi. Kamerun oynadığı oyunla şaşırtmıştı bizleri. Eniştem ısrarla; ‘Göreceksiniz Kamerun kazanacak!, güçlüler kaybedecek.’ Diyordu. Anneannem ilk yarının bitmesini beklemeden seslendi; ‘Yemek hazır, haydi sofraya’. ‘Ama daha 2 dk var’ diyorum.

Belli ki gol çıkmayacak. Balkonda yiyoruz bu akşam. Çok nadir balkonda yemek yerdik. Zemin katta oturur anneannem. Balkon ile apartmanın ortak bahçesi iç içeydi. Böyle yaz akşamlarında, balkon yıkanır, güller, yaseminler sulanır mis gibi kokardı. Anneannem yeniden seslendi, bu sefer sesi daha sinirli; ‘Ne anlıyorsunuz bu toptan, yemek soğuyacak, bir daha ısıtmayız’.. Hakemin düdüğü ile birlikte herkes sofradaki yerini aldı. Anneannem ve kızları döktürmüşlerdi her zamanki gibi. Fırında tavuk, taze fasulye ve mevsimin tüm canlılığını yansıtan çoban salata… Çoban salata hep dikkatimi çekerdi. Sofrada 9 kişiydik. Ama salatada üç adet siyah zeytin vardı. Belli ki aksesuar olarak düşünülmüş bu zeytinlere ilk önce kim saldıracaktı. Demeye kalmadı bir çatal fırlayıp, zeytinlerden birini kaptı. Annem çocukluklarından kalma alışkanlıkla dayımı anneanneme şikâyet etti. ‘Anne yaa! Güzelim salata mahvoldu!’… Anneannem tepkisiz. ‘Hadi hadi başlayın’. Babamın yüzü gergin. Babam hayatı boyunca tavuk yemez, tiksinirdi. Anlattığına göre çocukken bir tavuğu, inek dışkısı yerken görmüş. O zamandan beri ağzına koymamış. Anneannemin bunu bildiği halde tavuk pişirmesine bozuk atıyordu. Taze fasulye ve bol salata ile yetindi babam. Zeytinin diğerini de o yemiş oldu.

İkinci yarının başlamasına az kalmıştı ama sofradan kalkmak ayıp olacaktı. Sezonun ilk karpuzu da kesilmişti. Sofraya kayık tabakta karpuz gelmesi, hele sezonun ilk karpuzuysa, bu durum ailemizde bir hüzün hikâyesi barındırıyordu. 1988 Haziran’ında İbrahim Dedem, işe gitmeden önce anneme; ‘Bugün karpuz al da akşam yemekte sezonu açalım’ demişti. Ama aynı gün Kemeraltı’nda, öğle sıcağında, kalp krizi geçirerek aramızdan ayrıldı. O gün alınan karpuza günlerce kimse dokunmamıştı. Yine bir Haziran akşamıydı ve sezonun ilk karpuzu duruyordu. Zeytini kapmakta hünerli olan dayım dâhil kimsenin çatalı karpuz tabağına uzanmıyordu. Derken anneannem; ‘Dedenizin yerine’ dedi ve ilk çatalı batırdı. ‘Afiyet olsun İbrahim’ diyerek mırıldandı, hüzünlüydü.

Sofradan, televizyon başına geçmek bir anlık bir hamle gibi gözükse de anneler ordusu müdahalede gecikmedi. ‘O eller yıkanacak’. Bunun üzerine banyoda bir el yıkama kuyruğu oluştu. Aklımız maçta. Ya izleyemediğimiz dakikalarda gol olduysa? Televizyonu açıp, herkes yerini aldığında dakika 55’i geçmişti. Neyse ki maç 0-0 hala… Kaçırılan herhangi bir gol yoktu. 1990 Dünya Kupası’nın favorisi gösterilen Arjantin, beklenen golü atamıyordu. Dakikalar 61’i gösterdiğinde Bıyıklar’dan Kana olan, yaptığı faulün ardından kırmızı kart gördü. Eniştem itiraz etti. ‘Hakem kesin Arjantin’i tutuyor’ dedi. Bu kırmızı kartla 10 kişi kalan Kamerun, geri çekileceğine daha iyi oynamaya başladı. 67. Dakikada Bıyıklar’dan Omam Bıyık, yapılan ortaya öyle bir sıçradı ki, kafayı vurduğu nokta oldukça yüksekti. Kaleci Golgecea, topu yerde karşılasa da ellerinin altından kaçırdı.

Eniştem ‘Goool !’ diye haykırdı. Babam alkışlıyor, dayım şaşkın, biz ise dondurması külahtan düşmüş gibi üzgün.

Maçın geri kalanında Arjantin oldukça etkili oynamaya başladı. Maradona ve Cannigia uzun koşular yapıyor. Her sonuçsuz kalan pozisyondan sonra eniştem; ‘Kamerun kazanacak, boşuna umutlanmayın’ diyordu. Cannigia topu hızlı bir koşuyla sürdü. Babam; ‘Ne ciğer var adamda’ dedi. Demeye kalmadı, Kamerunlu Massing çift dalış yaptı. Cannigia usta bir aktör gibi yerde taklalar attı. Massing’de kırmızı kart görmekten kurtulamadı. Kamerun 9 kişi kalmıştı ama Arjantin’e gol atacak zaman kalmamıştı. Tabela 89. Dakikayı gösteriyordu. Arjantin umudunu iyice kaybederken son düdük çaldı. Kamerunlular, eniştemle birlikte büyük mutluluk yaşıyordu. Yerel danslarıyla tribünlerde büyük bir şölen vardı. Ben, Mert ve Ufuk, eniştemle göz göze gelmek istemiyorduk. ‘Dedim size dedim Kamerun kazanacak!’ Eniştem bu tahminiyle gözümüzde gizemli bir karaktere bürünmüştü. Turnuva boyunca ara ara enişteme ‘bu maçı hangi takım kazanır’ diye sormaktan geri durmadık. Kamerun, futbolun oldukça etkili olduğu dünyada, biz üç kuzene güzel bir öğreti sundu. Güçlüler ya da kendisini güçlü gösterenlerin karşısında yokluktan değer üretenlerin de şansının bir şekilde olduğu mesajıydı bu.

Bizler maçın kritiğini yapmaya devam ederken, anneler mutfakta söylenmeye başladı; ‘Bulaşığa yardıma gelecek misiniz, oturmuşsunuz televizyonun karşısında, bizi düşünen yok’
8 Haziran 1990