Günümüzde hem eğitimci kimliğini sürdüren hem de tarihsel araştırmalarını romanlaştırmaya devam eden Gülşen Küçükali Üstün ile “Ben Troyalıyım” adlı kitabını konuştuk.

Geçmişin mirasını bugünün enerjisiyle harmanlayan Üstün’ün, edebiyat ve arkeoloji arasındaki o ince bağı nasıl kurduğunu kendi ağzından dinlemek bizim için oldukça ilham verici bir deneyim oldu.

001

Soru: Gülşen Hanım, kendinizden, edebiyat dünyasına giriş hikâyenizden ve yazarlık tutkunuzdan kısaca bahseder misiniz?

Ben yazıya, hayata sonradan eklenmiş bir uğraş olarak değil, onu anlamlandırmanın temel yollarından biri olarak yaklaştım. Edebiyatla ve basın-yayın dünyasıyla ilişkim 2006 yılında GT dergisinde kültür-sanat editörü olarak başladı. 2007 yılında GT Dergisinde kültür-sanat ve ekstrem sporlar editörlüğü yaptım; Enerji Dünyası ve Çevre Dünyası dergilerinde yazılar kaleme aldım. Bir yandan da özel okullarda kimya öğretmeni olarak çalıştım.

Ancak benim için asıl belirleyici olan, daima doğayla ve geçmişle kurduğum ilişki oldu. 2006’dan bu yana aktif olarak mağaracılıkla ilgileniyorum. Ayasofya ve Tarihi Yarımada tünel sistemlerinden Bathonea’nın su yapılarına, İnceğiz mağaralarından Yarımburgaz Mağarası’na uzanan birçok araştırmada yer aldım. Gönüllü olarak araştırmaların içinde bulunmak, görmek, dokunmak ve sonra yazmak benim için her zaman çok kıymetliydi. Çünkü ben, yaşanmamış bilginin eksik kaldığına inanıyorum.

Yeni yerler görmek, farklı kültürlerle temas etmek hayatımı besledi; ama ne kadar gezersem gezeyim, dönüp dolaşıp en büyük hayranlığı bu topraklarda buldum. Anadolu’nun kültürel, tarihsel ve coğrafi katmanlarını aralamak, çoğu zaman daha heyecan verici oldu. Eskiden beri tarihin, mitolojinin, kayıp zamanların ve insan hafızasının izini sürdüm. Bu yüzden edebiyat benim için hikaye kurma yolundan öte, görünmeyeni görünür kılmak, unutulmuş olanı yeniden dile çağırmak ve anlatmak anlamına geliyor.

Soru: "Ben Troyalıyım" kitabınızın çıkış noktası neydi?

“Ben Troyalıyım”ın çıkış noktası tek bir olay ya da an değil, içimde uzun süre büyüyen bir soruydu: İnsan gerçekten nerelidir? Doğduğu yer mi onu tanımlar, yaşadığı çağ mı, ailesinden devraldığı hafıza mı, yoksa adını koyamadığı o derin aidiyet duygusu mu?

Ve her şey 2019 yılında Troya Müzesi’ne ziyaretimle başladı. gibi başlamadı; o müzede yaşadığım duygular uzun zamandır zihnimde dolaşan bir duygunun ete kemiğe bürünmesi gibiydi. Orada yalnızca eserlerle, vitrinlerle, tarihsel bilgilerle karşılaşmadım; insanlığın çok eski bir sorusuyla yüz yüze geldim: Neyi kaybediyoruz, neyi taşıyoruz, ne gerçekten yok oluyor?

Ben Troyalıyım” biraz da o anda, tarihe dışarıdan bakan bir gözle değil, onun çağrısını içeriden duyan bir sezgiyle doğmaya başladı. Bazen bir romanı bir fikir değil, bir mekânın size yüklediği iç titreşim başlatır. Bu kitapta öyle oldu.

E8D98943 8D1A 4Ce2 B935 31814A6894B0

Soru: Almanya’dan Çanakkale’ye, uzanan içsel yolculuk fikri nasıl doğdu?

Bu yolculuk fikri, iki coğrafya arasındaki fiziksel mesafeden çok, iki varoluş hâli ve Doğu Batı çatışmasının bireyler arasındaki gerilimden doğdu. Almanya, romanda belli ölçüde modern hayatın düzenini, aklını, mesafesini ve disiplinini temsil ediyor; Çanakkale ise toprağın belleğini, kökün çağrısını, tarihin susmayan yankısını. Karakterin Almanya’dan Çanakkale’ye gidişi bu yüzden aslında bir yer değiştirme değil; bir bilinç değişimidir. Dış dünyadan iç dünyaya, bugünden geçmişe, öğrenilmiş kimlikten sezilen kimliğe doğru bir geçiştir.

Ben modern insanın en büyük kırılmalarından birinin, tam da bu köksüzlük duygusu olduğunu düşünüyorum. Çok şey biliyoruz ama kendimizi hangi hikâyeye ait hissedeceğimizi bilmiyoruz. Dünyanın her yerine gidebiliyoruz ama bazen kendi içimize inemiyoruz. Bu romanın yolculuk fikri, işte bu çağdaş yabancılaşmayla başladı ve anneden kıza aktarılan bir bellek mirası olarak tekrar kendini bulmaya dönüştü.

Soru: Karakterinizin annesinden kalan yazılarla geçmişe gitmesinden bahsettiniz, karakteriniz burada kendi kimliğini mi arıyor?

Evet, ama bu arayış yalnızca bireysel bir kimlik arayışı değil; daha derin, daha katmanlı bir varoluş sorgusu. Karakter, annesinden kalan yazılar aracılığıyla sadece aile geçmişine yaklaşmıyor; aynı zamanda kendi içindeki tarihsel boşluğu, emperyalist kültürel anlatıların dışında kendi topraklarını ve hikâyesini anlamaya çalışıyor.

Romanda anne figürü hafızanın taşıyıcısı, geçmişin sessiz emanetçisi gibi duruyor. Dönemlerde bir hikâye olmaktan çok karakterin geçtiği eşik işlevi görüyor.

Karakter o eşiği geçtiğinde yalnızca “Ben kimim?” diye sormuyor; “Ben hangi hikâyenin devamıyım?”, “Benim hikâyemi kimler anlatıyor, ben anlatsaydım ne söylerdim? Günlüğüne notlar da yazmaya başlıyor” Bu notlardan sonra Maysa karakterindeki bilin ve bakış açısı değişimini takip edebiliyoruz. Bence gerçek kimlik meselesi tam burada başlar. Kimlik yalnızca bugünün tercihlerinden oluşmaz; çoğu zaman geçmişin bastırılmış yankılarından, unutulmuş acılardan, aktarılmış sessizliklerden de örülür. Bu nedenle romandaki arayış, kişisel olduğu kadar kültüreldir; duygusal olduğu kadar tarihsel ve felsefidir de. Karakter kendi yüzünü ararken, aslında geçmişin insan üzerindeki uzun gölgesiyle karşılaşıyor.

Soru: Eseriniz kültürel miras bilinci taşıyor. Bu kurguyu anlatırken nelere dikkat ettiniz?

Kültürel miras benim için asla dekoratif bir unsur olmadı. Bir taş sütun, bir antik kent, bir yıkıntı ya da bir söylence, romanda yalnızca atmosfer kurmak için kullanılacak nesneler değildir; onların her biri insanlığın birikmiş hafızasıdır ve bir mesaj taşır. Ben tüm o mesajları bu toprağın dilinden okumaya çalıştım. Bu yüzden kurguyu oluştururken en çok dikkat ettiğim şey, tarihi ve arkeolojik katmanları yüzeysel bir egzotizme dönüştürmemek oldu. Çünkü geçmişi estetize etmek kolaydır; ona hakkını vererek anlatmak ise zordur. Ben o zoru seçmek istedim.

Bu nedenle metni yazarken hem araştırmacı bir titizlik hem de edebî bir sezgiyle hareket ettim. Yanlışa düşmemek için Troya kazılarının tüm kazı raporlarından, konuyla ilgili yazılmış pek çok akademik yayın okudum. Ve romanda geçen birçok nesneyi, eşyayı Troya Müzesinin sergi salonlarından seçtim. Kitabın içinde anlatılan bir seramik sürahiyi, altın başlığı, küpeyi bugün Troya Müzesinde görebilirsiniz. İnsan bir bilgi metniyle öğrenebilir ama bir romanla bağ kurar. Ben o bağı sahici, derin ve saygılı bir yerden kurmaya dikkat ettim.

Soru: Merak ettiğim bir diğer eseriniz "Suskun Mağaralar Tanrısı". Bu kitaptan da kısaca bahsedebilir misiniz? "Ben Troyalıyım" ile arasında bir bağ var mı?

Elbette, memnuniyetle. O eserimde de ilgilendiğim temel mesele yine insanın kadim karanlıkla, unutulmuş olanla ve toprağın altına çekilmiş hafızayla kurduğu ilişkiydi. Mağara, benim edebiyatımda yalnızca fiziksel bir mekân değil; insanın hem bilinçdışını hem de tarih öncesi korkularını, inançlarını, yalnızlığını taşıyan simgesel bir derinliktir. Bu yüzden orada suskunluk, eksiklik ya da boşluk anlamına gelmez; tam tersine, henüz dile gelmemiş olanın baskısını taşır.

“Ben Troyalıyım” ile arasında çok güçlü bir bağı var. Her iki metinde de görünen dünyanın altındaki ikinci, hatta üçüncü katmanla ilgileniyorum. Her iki romanda da toprak yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değil; hafızayı saklayan bir beden gibi. Biri daha açık biçimde aidiyet ve tarihsel kimlik meselesine yönelirken, diğeri daha çok suskunluğun, karanlığın ve insanın iç mağarasının izini sürüyor olabilir. Ama özlerinde aynı arayış var: Unutulmuş olanı yeniden dile getirmek. Belki de benim bütün yazarlık serüvenimi tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, şöyle derdim: Sessiz kalan sözlerini yakalamaya çalışıyorum.

Soru: Antik kentlerin birer macera alanına dönüştüğü bu anlatıda Pergamon antik kentine dokunan kısımlar da var. Bergama’nın bu kurgudaki yeri ve önemi nedir?

Bergama bu romanda yalnızca bir antik kent olarak yer almıyor; kültürel belleğin, kaybın ve aidiyet meselesinin düğümlendiği çok önemli bir eşik olarak duruyor. Kitapta kırılma anlarından biri, Bergama’nın en görkemli miraslarından biri olan Zeus Altarı’nın Berlin’de sergilendiği müzede yaşanıyor. Çünkü orada mesele yalnızca bir esere bakmak değil; yerinden koparılmış bir hafızayla yüz yüze gelmek. Bir uygarlığın ruhunu taşıyan bir parçanın kendi toprağından uzaklaştırılmış olması, karakter için de okur için de çok sarsıcı bir bilinç anı yaratıyor.

Ben Bergama’yı bu yüzden sadece tarihsel bir fon olarak değil, kültürel bilinç ve bellek meselesinin somutlaştığı bir alan olarak düşündüm.

002

Soru: Bir sonraki çalışmanız nedir? Böyle bir çalışmanız olacaksa bizi hangi dönem veya hangi topraklar bekliyor?

Bir sonraki çalışmamda da Bergama yine var; ama bu kez çok daha farklı katmanlarda. Şimdilik konusunu bütünüyle açmak istemem, çünkü bazı metinler erken konuşulunca büyüsünden biraz eksiliyor. Ama şunu söyleyebilirim: Bu kez Ortaçağ’dan Osmanlı dönemine, Anadolu ile İtalya arasında uzanan çok katmanlı bir anlatı kurmaya çalışıyorum. Yne tarihle hafızanın, coğrafyayla insan kaderinin iç içe geçtiği bir dünyanın peşindeyim. Bergama bu yeni metinde de önemli bir yer olacak; ancak bu kez başka karşılaşmaların, başka geçişlerin, başka kırılmaların içinden görünecek. Şu anda yoğun biçimde okuyorum, araştırıyorum ve yazıyorum. Daha çok çalışmam gerektiğini de biliyorum.

Soru: Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bugün çok hızlı yaşıyoruz; ama hız, çoğu zaman derinliği elimizden alıyor. Unutmak neredeyse çağın refleksine dönüşmüş durumda. Böyle bir zamanda roman yazmak da roman okumak da bana göre yalnızca estetik bir eylem değil; aynı zamanda ahlaki bir tutum. Çünkü iyi edebiyat, insanı oyalamaz; onu kendi içine doğru çağırır, hakkında düşündürür ve konuşturur. Ve bence insanın buna bugün biraz durmaya ve düşünmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.

Bütün arzum bu: Bu toprakların hafızasını, geçmişin sessizliğini, kaybolmuş seslerin insan ruhundaki izini diri tutabilmek. Çünkü biz hatırladıkça çoğalırız; unuttukça eksiliriz. Edebiyat da belki tam bu yüzden gereklidir: İnsana kendi derinliğini geri vermek için.

004

Gülşen Küçükali Üstün Kimdir?

Gülşen Küçükali Üstün, edebiyat ve tarih odaklı çalışmalarıyla tanınan bir yazar, editör ve öğretmendir. Özellikle antik tarih, arkeoloji ve mitolojiye duyduğu ilgiyi eserlerine yansıtmasıyla bilinir.

1980 yılında İstanbul’da doğan Gülşen Küçükali Üstün, kimya alanındaki eğitimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak meslek hayatına adım attı.

2006 yılından itibaren kültür-sanat ve ekstrem sporlar alanlarında editörlük yaparak yazın dünyasına katıldı. Aynı dönemde speleolojiye ilgi duymaya başlayan Üstün, arkeolojik alanlardaki yer altı yapılarının araştırılmasına mağaracı olarak katkı sundu. Tarih ve arkeolojiye olan tutkusu, onu bu alanlarda derinlemesine araştırmalar yapmaya ve edindiği bilgileri kitaplarıyla paylaşmaya yönlendirdi.

Vaktinin büyük bir kısmını tarih ve arkeoloji araştırmalarına ayıran yazar, özellikle Troya ve antik dünya üzerine yoğunlaşmıştır. Antik kentlere ve mitolojik hikâyelere olan tutkusunu, okurları geçmişe götüren romanlara dönüştürmüştür.

Spor: Sadece bir yazar değil, aynı zamanda aktif bir sporcudur. Mağaracılık ve uzun mesafe koşu (maraton) gibi branşlarla ilgilenmektedir. "Adım Adım" gibi sosyal sorumluluk oluşumlarında da yer aldığı bilinmektedir.