10.06.2023, 09:06

Yaban

Alaşehir’de Belediye Başkanlığınca kurulacak “Milli Mücadele ve Alaşehir Kongresi Müzesi” içinde oluşturmayı planladığım kitaplık için almıştım Yakup Kadri Karaosmanoğlunun eseri ‘Yaban’ı’. Kitaplıkta bulunsun o günleri merak edenler okusun, bilgilensindi düşüncem. Ama kitabı okuyunca gördüm ki yazarın 1921’de Garp Cephesi Kumandanlığı’nın görevlendirdiği “Tetkiki Mezalim Heyetiyle” (Vahşet Eylemlerini Araştırma Komisyonu) birlikte Anadolu’ya yaptığı bir teftiş gezisinden sonra 1932 de yazdığı bu roman o günler deki işgal ve milli mücadeleyi anlatırken bu günler için bizlere de dersler veriyor. Bu derslerden faydalanmak adına ve gerektiğinde başvurmak adına İletişim yayınlarından bir Yaban daha alacağım kendi kitaplığıma koymak üzere…

Okuyunca çok etkilendiğim, dünle, bugünün muhasebesini yaptığım romanı öğrencilik yıllarımda okusaydım sadece bir roman gözüyle mi bakardım diye düşündüm. Ama bu gün için söyleyeceğim bu kitap sadece bir roman olarak okunup geçiştirilemez. Romanın her satırında sosyolojik ve siyaseten bugünü değerlendirecek, ders çıkaracak, altını çizerek uzun uzun düşünüp çözüm bulmamızı gerektirecek olaylar var.

Yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu romanında ki konunun nasıl ortaya çıktığını şöyle anlatıyor.

“…Yaban bir objektif roman değildir. Yaban, bir ruh sıtmasının, birdenbire acı ve korkunç bir gerçekle karşı karşıya gelmiş bir şuurun, bir vicdanın çıkardığı yürek parçalayıcı haykırışıdır. Ve ben, Orta Anadolu viraneleri içinde dolaşırken yüreğime düşen odun yanığını, bundan yirmi yıl evvel yazıp neşrettiğim bir nesirde (“Barbarların Yaktığı Köyler Ahalisine”) ilk defa o viraneler halkına şu hitabeyle ifadeye çalıştım:

“Düşmanın hıncı, vahşeti sizin üstünüzden bir kaza gibi gelip geçti; fakat biz o hıncı, o vahşeti ve o düşmanı daima içimizde taşıyoruz. Durmadan yanıp, durmadan tutuşuyoruz; durmadan yağmaya, talana, durmadan eza ve hakarete maruzuz; her dakika doğrulup her dakika yıkılıyoruz. Ey, yanmış tarlası üstünde beyaz sakalını yolan ihtiyar; ey, evlâdının mezar taşından başına yastık yapan ana; ey, geceleri, köpeklerle beraber uluyan aç çocuk; ey, bekâreti iğrenç bir yara halinde kanayan genç kız, Allah cümlenizi bizim düştüğümüz dertten masûn eylesin!”

İşte, Yaban, bu yazının yayımlanmasından on-on bir yıl sonra, aynı yürek acısını daha geniş bir ölçüde ifade etmek için meydana geldi. Porsuk Çayı kıyılarında geçirdiğim üç-dört aylık kâbusu, şuurum altı, on yıl durmaksızın yaşamakta devam etmişti. Anlıyorsunuz ki, bu eser, benliğimin çok derinliklerinden, âdeta kendi kendine sökülüp koparak gelmiş bir şeydir. Bir şeydir, diyorum. Zira, bu, ne bütün mânasiyle bir roman, ne bütün mânasiyle bir sanat ve edebiyat işidir. Hele, politika denilen gündelik davalarla hiçbir ilgisi yoktur.”

I. Dünya Savaşında tek kolunu kaybeden yedek subay Ahmet Celâl’in İstanbul’un işgal edilmesiyle emireri Mehmet Ali’nin davetiyle onun Porsuk çayı kıyısındaki köyüne gitmesi ve oradaki köylülerle olan yaşamı, çatışması, köylünün bir yaban olarak gördüğü bir aydının kendi ile hesaplaşmasını anlatır Yaban.

“…Garp Cephesi Kumandanlığı’nın gönderdiği “Tetkiki Mezalim Heyeti” o viranelerde, taşlar altında kömürleşmiş insan kemiklerini araştırırken, bu kitabı teşkil eden yazıları, arasından yırtılmış ve kenarları yanmış bir defter halinde buldu. Köylülerden bunun sahibinin ne olduğunu sordu. Kimse, onun nereye gittiğini bilmiyordu. Bununla beraber, onun, iki üç yıl hep bu köyde oturduğunu ve son felaket gününe kadar burada kaldığını söyleyen de kendileri idi.

Yalnız, içlerinden biri, yaşı belirsiz küçük ve sıska bir adam, döndü: – Dee, sizin gibi yabanın biriydi, dedi…”

Yakup Kadri, günlük politikalarla, gündelik davalarla ilgisi yoktur dese de, ben kitabı bu günle, o günleri sosyolojik ve siyasal açıdan karşılaştırarak okudum…

1932 yılında yayınlanan roman 1nci dünya savaşı sonrası ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu’daki yaşamı, Anadolu’nun içinde bulunduğu durumu, aydın-halk arasındaki uçurumu açık bir şekilde ele alıyor. Ulaştığı sonuç ise şu ifadelerde kendini buluyor.

“Şimdi ne görüyorum? Anadolu…

Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır…

“…Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.

Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi biti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.”

“…Eğer bilmiyorlarsa kabahat kimin? Kabahat benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş, senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak şevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Ve cehalet denilen zifirî karanlık içinde, ruhları her yanından örtülü bir zindanda gibi mahpus kalmıştır.”

Bu satırları okuyunca romanın gelişen olayları içinde bugünün köyünü, köylüsünü ve ülkenin aydınlarını Ahmet Celal’lerini düşündüm. Tabii, ‘dağdaki çobanla benim oyum bir mi’ diye soran sanatçının yarattığı krizide. Gördüm ki o günden bu güne değişen bir şey yok…

İhtiyat Zabiti Gazi Ahmet Celal’in yerleştiği köyde yaşadıkları sonrasında yaptığı bu özeleştiriden ders çıkarması gerekenler hele bir de tam da Cumhurbaşkanı ve Milletvekili seçimleri sonucunda ders çıkarması gerekenlere kapak olsun bu sözler… Eğri oturalım ama doğru konuşalım, ‘Çuvaldız ve İğne’ kim üzerine alınırsa onu batırsın münasip yerine… Çözüm mü Ahmet Celal’in sözlerinde…

Sadece bunlar mı okudukça sizi kendinizle, çevrenizle hesaplaşmaya sevk edecek satırlar var. İşte benim seçtiklerimle hesaplaştıklarım…

“…Zavallı köylü çocuğu! Sen, iki üvey ananın yavrususun. Biri demin seni döven anandır, öbürü de seni her gün döven, doğduğundan beri her gün döven yurdundur. İkisinin acısı arasında, böyle kavrulup gitmişsin…”

1921 i anlatan, 1932 de yazılmış bu romanda ki bu tasvir de o günden bu güne değişen ne mi? Köyünde okuma hakkını aldılar köylü çocuğunun, taşımalı eğitim garabetiyle okulunu kapattılar, köyü öğretmenin bilgisinden, danışmanlığından, yol göstereciliğinden mahzun bıraktı bu günün yabanları.

“Görüyorum ki, fikir ve hayal aleminden henüz yere inmiş değilim. Oysa, ben İstanbul’dan çıkarken bütün ıstıraplarımın kaynağının kafamda olduğuna karar vermiştim. Ve onu orada bırakmak istemiştim. Burada, hiçbir şeyi düşünmeyecek, metafiziğe tamamıyla veda edecek ve bir köylü nasıl yaşarsa öyle yaşayacaktım. Tamamıyla onlara karışacaktım. Lakin işte görüyorum ki, bir çanak suda bir damla zeytinyağı gibiyim. Ne karışıyorum, ne de dibe çökebiliyorum. Bize, bunun için toplumun kaynağı diyorlar galiba…”

Şimdi, bu gün kü durum ne? Yine karışmayı becerememiş hep üste çıkmış ama şimdi dibe çöken bir damla zeytinyağı dersek yanlış bir benzetme olmaz diye düşünüyorum…

“…Yalnızlık dinmeyen bir sızıdır. Eğer, bazı kimseler, bunu benliğin bir çeşidi kurtuluşu gibi istemek istemişlerse yanılmışlardır. Bir hayvan sürüsü olan insan sürüsünden ayrı düşünce zavallı, mustarip, avare bir yaratık oluyor. Bunu, sürüye gitmekten başka avutacak bir şey yoktur. Fakat, benim sürüme ne oldu? Hani, çoban nerede? Çoban, Ankara’nın yalçın kayası üstünden sesleniyor, sürüyü toplamaya çalışıyor. Sana selam, ey mübarek çoban; gazan mübarek olsun! Ancak, günün sonunda sürünü topladığın zaman ben onun içinde bulunabilecek miyim? Bu köy, onun içinde bulunabilecek mi? Hiç birlikte olmak. Kayanın içindeki çoban? Bu köy, burada tek başına küflenmekte ve ben, tek ağlama gözyaşlarımı içime çekmekte devam edecek. Bir türlü kaynaşamayacağız…”

Kavuşmanın cevabı gelen satırlarda, bu güne ders verircesine.

Bu kaynaşma için bize cihanın baştan başa tutuşması yetmedi. Bu ayrılık bizi mahşer gününde bile bir araya toplayamadı. Mütarekenin ilk grubu, bana bir bilinen hapishane ki: Ne bu zırhlılardan, ne bu ordudan, ne sokak baskınlarındaki bu makineli tüfeklerden atışlar. Beni, korkutan şey, kendi aramızdaki yapılar, kendi aramızdaki nifaklardır. Bizi asıl bu mahvedecek. Ben, içimden ölümüm ki, bu adam, bu hükmü hep İstanbul’a göre veriyor, karışık ve görevli bir şehir halkı huyunu bütün millete mal ediyor. Asıl vatanı, asıl milleti, Anadolu’yu değerlendirmiyor. Orası, buradaki nifaklardan ve pisliklerden arıdır. Orası, benim gözümde, ıstırabın en özlü alevlerinde kaynatıp elden çıkarmamış bir hayat mayasıyla yuğrula yuğrula kutsallaşmıştır:

Şimdi bu romanı okuyan aydın kesim neyi nerde yanlış yaptığını, kimi ihmal ettiğini ve sonuçlarının ne olduğunu görecek, öz eleştirisini yapacak ve çözümü bulacak. Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün “Köylü Milletin Efendisidir” sözünü kendine rehber edinerek köyü ve köylüyü milletin efendisi yapacak tedbirleri alacak.

İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen, 1921’de Anadoluyu dolaştığı heyetle geleceğe yönelik planlamalara katkıda bulunan, 1931’de Manisa milletvekili olan bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdüren, Kadro dergisinin kurucuları arasında yer alan, uzun bir süre değişik ülkelerde büyükelçilik görevlerinde bulunan 27 Mayıs 1960’tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçilen ve siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekiliği olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1974 yılında vefat etmiştir. Eserlerinde yaptığı görevlerde edindiği tecrübeler ışığında tespit ettiği sosyal, ekonomik ve siyasal aksaklıkları çözümünü yol gösterici bir yol izlemiş ve düşüncelerini romanın kahramanları ile anlatmıştır. Özellikle Kemalist bir düşünce adamı olarak Cumhuriyet’in kuruluşu ve devrimler sürecinde aydınlara düşen görevleri ortaya çıkarmıştır.

Yaban, İletişim yayınları tarafından özel olarak hazırlanmış bir baskı ile yayımlanırken kitabın başına yazarın biyografisi, eserle ilgili bilgiler konulmuş, sonunda ise eser hakkında yazılmış yazılar konulmuş.

Özellikle Yaban’ın bu şekilde yayımlanması okuyucuyu çeşitli fikirlerle düşündürmeye sevk ediyor ve çözümü kolaylaştırıyor.

Son söz olarak lise seviyesinden itibaren bu kitap okunmalı ve okutulmalı, tartışılmalı. Ben Yaban’ı bir köy kahvesinde köylüler, sosyoloğlar ve siyasetçilerin olduğu bir ortamda sosyolojik ve siyasal açıdan tartışmayı çok isterim ki dün ve bugünü ortaya çıkarıp akılcı bir sonuca ulaşabilelim…

Sağlıcakla kalın…

Yorumlar (0)
12
parçalı az bulutlu
banner17
Günün Karikatürü Tümü
Günün Anketi Tümü
Bergama İl Olmalı mı?
Bergama İl Olmalı mı?
Puan Durumu
Takımlar O P
1.  Galatasaray 26 64
2.  Fenerbahçe 27 60
3.  Trabzonspor 27 60
4.  Beşiktaş 26 49
5.  Başakşehir FK 27 43
6.  Göztepe 26 43
7.  Samsunspor 26 35
8.  Kocaelispor 27 33
9.  Gaziantep FK 27 33
10.  Alanyaspor 27 31
11.  Çaykur Rizespor 26 30
12.  Konyaspor 26 27
13.  Gençlerbirliği 26 25
14.  Antalyaspor 27 25
15.  Kasımpaşa 26 24
16.  Kayserispor 27 23
17.  Eyüpspor 27 22
18.  Fatih Karagümrük 27 17
Takımlar O P
1.  Erzurumspor FK 31 66
2.  Amed SK 31 64
3.  Esenler Erokspor 31 63
4.  Çorum FK 31 59
5.  Bodrum FK 31 54
6.  Pendikspor 31 53
7.  Bandırmaspor 31 47
8.  Iğdır FK 31 45
9.  Keçiörengücü 31 44
10.  Sivasspor 31 44
11.  Manisa FK 31 43
12.  Van Spor FK 31 42
13.  Boluspor 31 41
14.  İstanbulspor 31 39
15.  Ümraniyespor 31 38
16.  Sarıyer 31 38
17.  Sakaryaspor 31 32
18.  Serik Belediyespor 31 32
19.  Hatayspor 31 7
20.  Adana Demirspor 31 3
Takımlar O P
1.  Arsenal 31 70
2.  Manchester City 30 61
3.  Manchester United 30 54
4.  Aston Villa 30 51
5.  Liverpool 30 49
6.  Chelsea 30 48
7.  Brentford 30 45
8.  Everton 30 43
9.  Newcastle United 30 42
10.  Bournemouth 30 41
11.  Fulham 30 41
12.  Brighton & Hove Albion 30 40
13.  Sunderland 30 40
14.  Crystal Palace 30 39
15.  Leeds United 30 32
16.  Tottenham 30 30
17.  Nottingham Forest 30 29
18.  West Ham United 30 29
19.  Burnley 30 20
20.  Wolverhampton 31 17
Takımlar O P
1.  Barcelona 28 70
2.  Real Madrid 28 66
3.  Atletico Madrid 28 57
4.  Villarreal 28 55
5.  Real Betis 28 44
6.  Celta Vigo 28 41
7.  Real Sociedad 28 38
8.  Espanyol 28 37
9.  Getafe 28 35
10.  Athletic Bilbao 28 35
11.  Osasuna 28 34
12.  Girona 28 34
13.  Rayo Vallecano 28 32
14.  Valencia 28 32
15.  Sevilla 28 31
16.  Mallorca 28 28
17.  Deportivo Alaves 28 28
18.  Elche 28 26
19.  Levante 28 23
20.  Real Oviedo 28 21

Gelişmelerden Haberdar Olun

@