31.05.2022, 12:08

Düş Kırıklığı

İlk tayinim sizin köye çıktığında sevincimi tahmin edemezdiniz.

Anadolu’ya, üstelik de ana dili Türkçe olmayan insanların yaşadığı bir bölgeye ilk kez gidecektim.

Yaşım henüz 22…

İkinci bir dilim (lisanım) olacaktı. Nedense farklı diller öğrenmeye hep ilgi duymuşumdur. Ortaokuldaki İngilizce öğretmenim şaşmıştı buna. "Aferin sana, hemen kapıyorsun" demiş ve ailemde İngilizce bilen biri olup olmadığını sormuştu.

Doğu’nun en uçtaki köylerini çekenler o gün Ankara’da üzüntüden hasta olmuş gibiydiler.

Ben ise İzmirli olarak bayram ediyordum.

Öncesinde de kendimi buna hazırlamıştım zaten. Atamamın Doğu ya da Güneydoğu’ya çıkacağını adım gibi biliyordum. Okuldaki Doğulular bize hep gülerek "Sizler bizim oralarda yapamazsınız" deyip duruyorlardı. Neden böyle derler, anlamakta zorlanırdım. Sizler iki gözlü, iki kulaklı, tek beyinliler olarak yapıyorsunuz da bizler niçin yapamayalım demeye çalışırdım da bir türlü diyemezdim. Hele bir gidelim de, diye mi düşünüyordum kim bilir…

Şu vardı ki bizlere göre daha az gülüyorlardı sanki… Sanki bize göre daha ciddiydiler. Belki de bana öyle geliyordu. Onlara, ezilmiş/ acı çekmişler gözüyle bakardım hep. Bekir Yıldız’ın, Yaşar Kemal’in romanlarının etkisiydi galiba.

***

Köyünüze ilk geldiğimde babam vardı yanımda. Zaten ne zaman yalnız bırakmıştı ki beni…  Yaralandığım, sonrasında da kovulduğum okula ilk kaydolduğum günlerde de gene yanımdaydı aslan babam.

Beni, kendi elleriyle teslim edecekti köyün muhtarına. Canı öyle istemişti.

İlçede, köyün arabaları nereden kalkıyor diye sorduğumuzda bankanın önünü göstermişlerdi.

Sorduğum adama dönüp "Orada hiç araba yok!" dediğimde aldığım yanıt, yıllarca hiç çıkmadı beynimden:

"Aha ordalar lo, ne yoku?"

Güneydoğu gerçeğiyle ilk yüzleşmemdi bu. Ulaşımın dolmuş ya da taksiyle yapıldığını zanneden beynim, Güneydoğu gerçeğiyle sendeler gibi oldu.

Bankanın köşesindeki at arabalarını arabadan saymamış olmalıydım.

Tek ya da çift atlı, dört lastik tekerlekli arabalar, buranın kitle ulaşım aracıydı.

Önce valizlerimizi yerleştirdik. Öğretmen olduğumu öğrenen köylüler birbirleriyle anlaşmışçasına "Nerden geliyseniz?" dediler.

İlçeye dört kilometre uzaklıktaki köyün yolu toz topraktan geçilmiyordu.

Her gün duş yapmadan yatağa girmeyen biri olarak keyfim öyle kaçtı ki…

Sık sık beygir osuruğu, toz toprak, 'vara vara, muallim, heye, nizanim' sesleri arasında süren yolculuğumuzda her birinin meraklı sorularını yanıtladım.

Sağım solum göz alabildiğine düzlüktü. Pamuk tarlasıymış göz alabildiğine uzanıp giden topraklar… Ovada tek bir ağaç yoktu.  Üç dört evin önündeki dut ağaçları dışında…

İlçe çıkışında başlayan en fazla iki katlı kerpiç evlerin boyası ve sıvası yok gibiydi. Çok sayıda çocuk, evlerinin önünde sigara içen poşulu erkekler, tek tük olan bakkal dükkânlarını geride bıraktık. Köye kadar tek bir virajı olmayan dümdüz yolda karşımızdan gelen at arabalarının ve taksilerin çıkardığı yağmur gibi toz bulutu altında geçen yolculuğumuz yirmi dakika sonra bitti.

Yağmurlar başladığında öğrenecektim bu yolun sonraki aylarda çamur deryası olacağını, ayakkabı giyilemeyeceğini, lastik çizmeyle yürünmesi gerektiğini…

Çamurdan ayağını çıkarmanın bile bir güç istediğini öğrendiğim günlerde küfür hazinemin de tahminlerden öte gelişeceğini ileride yaşayarak öğrenecektim.

1.90’lık köy İmamını o gün tanımıştım. Sonraki aylarda bizden porno dergi isteyecek olan imam, Ayntablıydı. Eşinin biri Ayntab’ta diğeri ise burada yanındaydı.

Şimdi düşünüyorum da o imam iyiymiş. Camiye gelen küçük yaştaki çocuklara tecavüz gibi bir sabıkası yoktu.Gel gelelim cinsellik aklını başından almış gibiydi. Okula gelip benden bakkal Şahin’in kızını istemek için aracı olmamı istediğinde şaşkına dönmüştüm.

O günlerde Türkiye, terör batağındaydı. Ölümsüz/ öldürümsüz gün geçmiyordu. Özellikle Güneydoğu’da…

Köy imamlarından biri zehirli yemekle bir köy öğretmenini öldürmüştü.

Bir gün, elinde bir tabak bulgur pilavıyla gelen imamı karşımda görüverince 'eyvah, sonum geldi' diye düşünmüştüm.

***

Okulun önüne geldiğimizde hayallerim/ inancım/ kararlılığım yara almış gibiydi. Döküldü dökülecek kadar eskimiş bir binaydı. Kapısında cam yoktu. Kapısı zincirliydi. Bildiğin kalın zincir…

Sanki bir sabıkası varmış gibi, üstüne üstlük bir de kilitlenmişti.

Selahattin’i o gün tanımıştım. Bilmediğim bir dille muhtarın kardeşine bir şeyler sorar gibiydi. "Muallim" dedi muhtarın kardeşi. Üstü başı toz toprak içindeydi. Çamura bulanmış da sonra kurumuş vaziyette bir elbise vardı üzerinde. Yalınayaktı. Bakınıp durdu bana. Hoş geldin bile demedi.

Valizlerimizin üstü bir karış tozdu.

Sen Ayşe! Seni o gün tanımıştım. Başın önde, tos tos bana bakıyordun. Saçların ne kadar karışıktı öyle. Kirli ve tozlu… Bana Merih’ten gelmişim gibi bakıyordun. Ayağın da diğer tüm çocuklarınki gibi çıplaktı. Elinde kuru bir ekmek parçası bile yoktu.

Lojmanın kapısı açıldığında, burası iki gün temizlik ister diye düşünmüştüm. Dağınık, toz, toprak içinde olduğu gibi çok da bakımsızdı. Bakımsızlıktan öldü ölecek adeta.

Okulun kimi sıraları da buradaydı. Babamla göz göze geldim bir ara. Gülümsemekle somurtmak arasında kaldım.

O ise içi kanar halde gibiydi. Odanın penceresini açayım der demez çığlığı bastım. Şimşek hızıyla hareket eden kapkara bir akrepti gördüğüm. Döşemenin yarıklarından birine girip kayboldu. Muhtar gülüyordu. "Akreptir lo! Dokunmazsan zarar vermez."

Betim benzim solmuş olmalı ki babam, muhtardan su rica etti.

Mustafa, seni de o gün lojmanda tanıdım. Gülmüştün bana. Muhtara da dönüp "Muallim çok korkaktır." demiştin. Saçların papazınki gibi, upuzundu. Ayağın da çıplak…

Köydekilerin akrebin zehirli bir sürüngen olduğunu bilmemeleri olanaksız…

Dokunmazsak  zarar vermezmiş!.

Döşemeye göz gezdirince yarıkların çok olduğunu farkettim. Sağımız solumuz örümcek ağıydı. Pencerenin korkuluğu/ siz ona pancur deyin düştü düşecek gibiydi. Tuvalet ise bir facia!

Konuşmayı pek sevmeyen muhtar, "Çocuklar gelsin, tertemiz ederler burayı." dedi. Su, beş yüz metre ilerdeymiş. Su da ifadesine bakılırsa çok güzelmiş.

Hasan’la da o gün tanıştık. Hiç konuşmuyor, öylece bakıyordu bana. Senin adın ne bakayım, dediğimde hemen başını çeviriyordu. Onun da ayakkabısı yoktu.

Testi ve kovalarla sular gelmeye başladığında vakit akşama döner olmuştu. Çevremizdeki çocukların da yardımlarıyla yetişkinlerin sayısı yirmiyi bulmuştu. Lojman temizleniyor muydu, çamura mı bulanıyordu anlayamıyordum.

İçerisi öyle pisti ki suyu görünce her yer bir anda çamura dönüşüveriyordu.

Eksiklerimizi öğrenmiş, anlamıştık. Valizlerimizi açmadan öylecene koyduk.

İlçeye dönmek istediğimizi anlayan muhtar, "Olur mu lo, Tanrı misafirisiniz. Bugün bizdesiniz" dedi.

Lojmanda somyeye benzer bir şey yoktu. Yatağımızı da henüz almış değildik. Bir de akrebi düşününce "Bugün olmaz muhtar" dedim. Israr etse de faydası yoktu.

Lojmanı kilitleyip yola düştük. Baba oğul, ilçe yolunda kırk beş dakika boyunca gelene geçene  "Aleykümesselam" dedik. Burada böyle diyorlardı.

Otelin altındaki kebapçıda acılı kebabımızı yiyorken babamı biraz donuk gördüm. Bir şey söyleyecek de sanki söyleyemiyor gibi… Yemeğin sonuna doğru da söyledi: "İstifa et, yarın dönelim."

Henüz 22’sindeyim. Memleketimde de çok köy görmüştüm. Evet, burası mahrumiyet bölgesiydi.  Okuldayken de anlatmıştı hocalarımız. "Zoru görünce kaçmak yok!" diye de uyarmışlardı. Özellikle de müdürümüz İlyas Bey.

"Unutmayın ki o bölgede yaşayanlar da birer yurttaş. Cehaletin hüküm sürdüğü o toprağın insanlarını uyandırmak gibi bir göreviniz var" demiş, biz de söz vermiştik topluca…

Bunu anlattım babama. "Ben kalacağım" dedim.

Başını yana çeviren, burnunu siler gibi mendiliyle yaşaran gözlerini silen babam, hiç ses çıkarmadı. Bu tabloyla karşılaşacağımı kestiremesem de tahmin etmekte de zorluk çekmemiştim aslında.

Öte yandan da "Ama ya o akrep?" düşüncesinden de kurtulabilmiş değildim. Ben her gece korkuyla mı yatacaktım yani… İzmir’de değil aklıma, gözümün önüne bile gelmiyordu hiç, bu akrep denilen yaratık.

Okulun ve lojmanın tertemiz olması bir haftamızı almıştı.

Her sabah otelin altında kahvaltımızı yapıyor ve düşüyorduk yola. Akşam karanlığına doğru da dönüyorduk. İlçenin hemen çıkışındaki bakkalda gördüğüm Yılmaz Güney posteriyle İbrahim Tatlıses posterine ve bakkal Sait’e merhaba demek artık işimiz olmuştu.

Küçük küçük taburelerde tembel tembel oturup sigaralarını içenler de artık bize alışmış, selam veriyorlar, hal hatır soruyorlardı.

Kemal, Mehmet, Harun, Seyyit, Cengiz, Şahin, Abdülkadir, Halil, en büyük dilsiz yardımcılarımdı. Hiç biri bilmiyordu dilimi.

İlginçtir, yanıma hiç liseli ya da ortaokullu gençler sokulmuyordu. Yanıma gelen her bir genç ya da yaşlı, adımdan önce ilk olarak nereli olduğumu soruyor, İzmir dediğimde de "Haa, Tece!" diyorlardı.

Hiç unutmam… o akşam oteldeki Türkiye haritasında 'Tece' diye bir kasaba ve il arar olmuş ama bulamamıştım. Resepsiyondaki Resul, merak edip nereye baktığımı sorunca öğrenmiştim işin aslını.

Buradaki siyasete meraklı gençlerin ağzında çok yaygındı bu Tece.

İzmir’de babamla boya badana işleri yapıyorduk. Öğretmen olup maaşa bağlanınca canım babama yardım edecek, elini hafifletecektim. Maaşımın yarısını ona gönderecektim. Hem işlerini görecek hem de bana düğün dernek parası hazırlayacaktı. Ömrü boyunca bekar kalacak değildim ya…

O ise, akrebi/ tozu/ toprağı ve yoksulluğu görünce beni buralarda bırakmaya kıyamıyor, geri götürmeye çalışıyordu.

Canım babam!

Emekliliği olan bir işe başladığım için Allahıma şükrediyordum.

Lojmanda yılan çiyan da olsa yaşamımı öğretmen olarak sürdürmeye kararlıydım.

***

Babamı uğurladığımda lojmanımda her şey vardı. Somyem, yatağım, yorganım, teneke sobam, masam, sandalyem ve kap kacağımla tüpüm…

Hepsini alıp tamamlamış, "Bundan sonrakiler de senin oğlucum!" demişti.

Nasıl da alışmıştık birbirimize… Yokluğuna alışmam hiç de kolay olmadı. O varken beş kuruş harcamamıştım, her masrafı o karşılamıştı.

Geceleri, gaz lambasının altında bu bölgenin konuştuğu dili çözmeye çalışıyordum. İçinde sanki biraz Fransızca, biraz Farsça, biraz İngilizce biraz da bizden sözcükler vardı. Melez bir dildi Kürtçe.

İngilizce’yi nasıl ki kolayına öğrenmiştim, bu dili de öğrenecektim.

Öğrencilerimin konuştuğu dili öğrenirsem onlarla daha iyi anlaşacaktım. Emindim ki beni daha çok seveceklerdi.

Güneş tutulmasını, ulusal kurtuluş savaşını ya da yerçekimini anlatacak olduğumda tutulup kalıyordum.

O zamanlarda Eyüp Pamukçu yetişiyordu imdadıma.

Eyüp, tercümanımdı. Annesi ilkokul dörtten ayrılmıştı. Türkçe’yi biliyordu.

Dil bilmenin, farklı dilleri öğrenmenin önemini İzmir ve Efes’teki turistik gezilerimde öğrenmiştim ben. Liseyi bitirdiğim yıl üniversiteye girememiş, bir tur şirketinde çalışmaya başlamıştım. Rehberlerle iç içe bir yaşamım olmuştu. Sık sık da Efes’e turist götürüyorduk.

Hediyelik eşya satanların turistleri kazıkladığı anlarda turistlerin bana sordukları sorulara yanıt verememenin acısını benliğimde duyumsamış, onlara yardımcı olmaya çalışmış ve esnafla dalaşır olmuştum bu nedenle. On lira olan bir anahtarlığı yirmi beşe satıyordu bizimkiler…

Otobüste suratları asık olanların bana da öfkeyle bakıp durmaları karşısında Almanca’yı öğrenmek farz olmuştu. Çat pat da olsa… Esnafa karşı bir Alman ailenin yanında yer almam bizim esnafı ne kadar sinirlendirdiyse Alman ailenin de o derecede güvenini ve sevgisini kazanmıştım. Hatta beni Frankfurt’a davet etmişti o aile…

Hediyelik eşya satıcısı birinin bana "Sen vatan haini misin?" şeklinde bağırmasını ise o günlerin bir anısı olarak hep belleğimde saklıyorum.

Dil bilmeyen Alman turistlerin kazıklanmasına tahammül edemiyordum bir türlü…

Burada tek öğretmendim. Beş sınıfa birden bakıyordum. Birinci sınıflara okuma yazma öğretecektim güya… Onların Türkçe bildiği yok ki… Nasıl öğretecektim okumayı?

Bir de çok konuşuyorlardı. "kadınlar hamamı" derler ya, biraz da itiraf edeyim öyleydi. Konuşan, bana bakıp bakıp gülüşen, argo konuştuğuna emin olduğum yaşı büyükçe olanların sert sert konuşmaları…

Bocalıyordum. Öğretmen okulundaki hocalarım "Onların dillerini öğreneceksiniz, başka çareniz yok!" demişlerdi.

Hiç unutmam, bir gün bağırmıştım resmen: "Susun!"

Biri yanıma gelip bir şey söyledi: "Hıske!"

Susun demek yerine hep 'hıske lo' demeye başladığımda ekim ayındaydık yanılmıyorsam…

Bir de 'şorri mege' demeyi öğrenmiştim.

Derken,  yavaş yavaş öğrenmeye başlamıştım bu toprakların dilini.

İlçe milli eğitim müdürü, kısa sürede bu bölgenin dilini öğrendiğim ve köylüler tarafından çok sevildiğim için beni ödüllendirmişti.

İlçe milli eğitim müdürü de görev yaptığım köydenmiş meğerse.

*****

Sizler, özellikle de anne ve babalarınız, ben dilinizi konuştukça çok mutlu oluyordunuz.

Hatta dedeleriniz sarılıp alnımdan öpüyordu. "Sen bizim canımızsın! Bizim bir parçamızsın!"

Biliyordum ki bazı gençler de benden hoşlanmıyordu. Asimilasyoncu mu neymişim ben.

Ben, boyacı Remzi’nin oğluyum. Emeğiyle geçinen bir adamın oğluyum. Asimilasyoncu olmak neyime!

Arada bir lojmana gelip bana uzun uzun bölgeyi anlatıyorlardı. Nasihat çeker gibi…

İsviçre’den Bengladeş’e atanmış bir memur gibiydim onların gözünde.

Sizler, çıplaktınız, açtınız, güzel ve yakışıklıydınız. Ne güzel gözleriniz vardı örneğin… İri iri ve sürmeli… Çelimsiz bedenleriniz vardı. Kiminiz yaralı bereli…

Benim babam, annem ve kardeşlerim de sizden farklı değildi.

Sizleri kucaklamamam için bir neden yoktu. Benden bir parçaydınız sonuçta…

Dilimiz farklıydı sadece.

Okuyorken ben de sizler kadar yoksuldum. Okulu bitirebilmek için inşaatlarda çalıştım. Babama yük olmayayım diye… Çok evler boyadık babamla… Otelin birinde resepsiyonda çalıştım.

Burada öğretmenlik yaparken babama göndereceğim parayla diğer iki kardeşimin okumasını sağlayacağım örneğin… Belki de maaşımın dörtte birini harcayacağım burada.

Öğretmen okulunda okurken sizleri/ bizleri savunan öğrenci arkadaşlarımın yanında yer alamadım bu nedenle. Okuldan atıyorlardı öylesi öğrencileri. Benimse mezun olmam gerekiyordu. Atılırsam babama, kardeşlerime nasıl yardımcı olabilirdim?

Pısırık, düzen adamı diyordu kimileri…

Varsın desinlerdi. Şimdi en azından kardeşlerimin okumalarına yardımcı olabileceğim. Sizlere de bir şeyler öğreteceğim.

Lojmana gelen silahlı gençlerin sözlerini anlamakta zorluk çekmiyordum. Fakirliğin ve yoksulluğun ortadan kalkması için çalışıyorlardı.

Bana çok bilinen siyasi önderlerden söz ediyorlardı sık sık.

Yatarken babamın benim için ilçede harcadığı paraları düşündüm bir bir… Otel, lokanta ve kahvede içtiklerimiz… Hafta sonlarında il’e sinemaya gitmemiz falan…

Zavallı benim için neler yapmıyordu ki… İşlerini bırakıp ta buralara kadar benim için gelmişti.

Sizler benim bir parçamdınız. Sizlerde kendimi görüyordum. Öğretmenliğimin en güzel günlerini yaşattınız bana. Babam benim için ne yaptıysa ben de sizler için aynısını yapmaya çalıştım burada. Biliyorum ki iş güç sahibi olamayacaktınız. Çünkü beş paranız yoktu.

Bunu düşündükçe kahroluyordum.

Ne biliyorsam öğreteyim ki dedim kendi kendime, hiç olmazsa ilgili bilgili vatandaşlar olasınız.

Sebahat!

Sende öyle bir sayısal zekâ vardı ki… Problem çözmede üstüne yoktu.

Öğrendim ki şimdi ilçedeki Kadiroğulları Eczanesi’nde çalışıyormuşsun.

Sen Ferhat!

Ne güzel taklitler yapardın. Makineli tüfek gibi ses çıkarırdın da bizler de hep gülerdik sana. Keleş Ferhat demeleri boşuna değildi sana…

Hayret ederdim her birinize… Her biriniz nasıl da güzel söylerdiniz İbrahim Tatlıses şarkılarını… Müzik derslerimiz asla 'Ayağında kundura'sız geçmezdi sayenizde… Yılmaz Güney ve İbrahim Tatlıses aşkını sizlerde gördüm ben.

Şimdi de seviyor musunuz onu diye çok merak ediyorum.

Çamurdan yapılmış gibi olan o konik damlarda nasıl yaşıyor olduğunuzu, evdeki yaşantınızı hep merak ediyordum.

Bu nedenle sık sık geldiğim oluyordu damlarınıza.

Çok özür dilerim ama dam derken bile bir hal oluyorum. Ev demek isterim ama ev demeye bin tanık lazımdı o yapılara. Dam derken utanıyorum aslında. Bu devirde insanlar böyle yerlerde mi yaşamalı?

İlk kez kurutulmuş patlıcan sapının yakıt olarak kullanıldığına tanık olmuştum burada. Babalarınızın üç dört demet haline getirip onları ortadan ikiye bölüp sobaya attığı anlarda ortaya çıkan toz topraktan biriniz olsun etkilenmiyordunuz. Oysa toz yağmuru altında kalıyorduk. Kurutulmuş patlıcan sapları adeta toz deposuydu. Bir anda tutuşan ve bir anda geçen bu yakıtın bir anda verdiği ısıyla önce yanıyor sonra gene üşümeye devam ediyorduk. Önümüz Afrika arkamız Sovyetler Birliği…

Öğrendiğime göre İbrahim Uysal ve Muhammet Karaçulha dışında üniversiteye gideniniz olmamış hiç.

Olanağınız olsa hangi biriniz İstanbul’da ya da Ankara’da okumak istemezdiniz ki… Matematik ve fen bilgisinde hayrandım başarılarınıza… Yeter ki biri öğretmeye çalışsındı. Hemen kavrıyordunuz.

İbrahim’le Muhammet’e Tübitak da sahip çıkmış yanlış duymadıysam.

Şıh Osman Efendi Hazretlerinin çocuklarının her birinin ilçedeki okullardan sonra büyük şehirlere gidip okuyup eczacı, mühendis ve avukat olarak ilçeye döndüklerini duyunca neden sizler de okumayasınız diye düşüncelerimi dillendirdiysem de kendime yandaş bulamadım nedense…

Üstüne üstlük eczacı olan belediye başkanı da olmuş. Mühendis olanı da yabancı biriyle evlenip il’e mi ne yerleşmiş ne…

Şıh olanın, sırtı asla yere gelmemiş burada. Muhtar hep böyle derdi.

Düşünüyorum da kaymakamdan bile güçlüydü Şıh Osman.

Çalıştığım yıl, ilçedeki büyük bir evde yapılan toplantıya engel olmaya çalışan kaymakamı azarladığını duymayan kalmamıştı o yıl. Kaymakamı da hemen almışlardı ilçeden…

Duydum ki mezarını ziyarete gelenlerin çokluğu herkesin dilindeymiş. Ankara’da ve il’de evi, ilçede çok geniş arazileri olan Şıh, ilçeye bir okul yaptırsa daha çok sevilmez miydi?

Böyle dediğimde "Sen ne diysin lo, o zaten çok seviliy!" demişti Bakkal Salih.

Kışın çamurla boğuştum. Kış sonrası toz toprakla… Akrep ve yılanın sülalesiyle tanıştım. Karanlıkta yaşadım. Gaz lambası ışığında yaptım planlarımı. Bulgur pilavıyla geçirdim yıllarımı.

***

Aradan koca 40 yıl geçti.

Yeğenlerimden biri o bölgedeki bir ilçeye kaymakam olunca, çağrısını naz niyaz etmeden kabul ettim. Bir haftalığına yanına gittim. Çünkü benden çok dinlemişti bu bölgeyi… Yazdığım anılarımı okuyunca çok etkilenmişti belli ki…

Bir iki gün yeğenimle birlikte olduktan sonra bir taksi dolmuşa atlayıp doğruca ilçeme seyirttim. Oradan da köyüme… Yol, eskisi gibi değildi. Tozdan topraktan arınmış, yola benzemişti.

Köye doğru giden bir taksiye el kaldırdım. Aracı kullanan selamünaleyküm dışında tek söz bile etmedi köye kadar.

Caminin yanında indim ve okula doğru yürümeye başladım. İn cin top atıyor gibi. Kimsecikler yok.

Okul harabeye dönmüş. Kapalı…

Kırk yıl önceki gibi bir coğrafya… Ortada dolaşan ne insan ne kedi köpek var.

Bakkalın bulunduğu yere doğru yürüdüm. Dükkânın yerinde yeller esiyor. Sadece iki yaşlı kadın…

Onlarla da anlaşamadık zaten. Mezarlık viran halde.

4 kilometrelik yolu yürüyerek döndüm ilçeye.

Birilerine "Bizim köye ne oldu böyle?" bile demeden atladım taksiye döndüm yeğenime.

Yorumlar (0)
12
parçalı az bulutlu
banner17
Günün Karikatürü Tümü
Günün Anketi Tümü
Bergama İl Olmalı mı?
Bergama İl Olmalı mı?
Puan Durumu
Takımlar O P
1.  Galatasaray 20 49
2.  Fenerbahçe 19 43
3.  Trabzonspor 20 42
4.  Göztepe 20 39
5.  Beşiktaş 20 36
6.  Başakşehir FK 20 30
7.  Samsunspor 20 30
8.  Gaziantep FK 20 25
9.  Kocaelispor 19 24
10.  Alanyaspor 20 22
11.  Gençlerbirliği 20 22
12.  Çaykur Rizespor 20 20
13.  Antalyaspor 20 20
14.  Konyaspor 20 19
15.  Eyüpspor 20 18
16.  Kasımpaşa 20 16
17.  Kayserispor 20 15
18.  Fatih Karagümrük 20 9
Takımlar O P
1.  Amed SK 23 46
2.  Erzurumspor FK 23 45
3.  Esenler Erokspor 22 41
4.  Çorum FK 23 41
5.  Bodrum FK 23 39
6.  Pendikspor 23 39
7.  Bandırmaspor 23 36
8.  Boluspor 23 35
9.  Iğdır FK 23 34
10.  Keçiörengücü 23 33
11.  Van Spor FK 23 31
12.  Manisa FK 23 31
13.  İstanbulspor 23 31
14.  Sivasspor 23 30
15.  Ümraniyespor 22 27
16.  Sarıyer 23 27
17.  Serik Belediyespor 23 26
18.  Sakaryaspor 23 23
19.  Hatayspor 23 7
20.  Adana Demirspor 23 2
Takımlar O P
1.  Arsenal 24 53
2.  Manchester City 24 47
3.  Aston Villa 24 46
4.  Manchester United 24 41
5.  Chelsea 24 40
6.  Liverpool 24 39
7.  Brentford 24 36
8.  Fulham 24 34
9.  Everton 24 34
10.  Newcastle United 24 33
11.  Sunderland 23 33
12.  Bournemouth 24 33
13.  Brighton & Hove Albion 24 31
14.  Tottenham 24 29
15.  Crystal Palace 24 29
16.  Leeds United 24 26
17.  Nottingham Forest 24 26
18.  West Ham United 24 20
19.  Burnley 23 15
20.  Wolverhampton 24 8
Takımlar O P
1.  Barcelona 22 55
2.  Real Madrid 22 54
3.  Atletico Madrid 22 45
4.  Villarreal 21 42
5.  Real Betis 22 35
6.  Espanyol 22 34
7.  Celta Vigo 22 33
8.  Real Sociedad 22 28
9.  Osasuna 22 26
10.  Deportivo Alaves 22 25
11.  Athletic Bilbao 22 25
12.  Girona 22 25
13.  Elche 22 24
14.  Sevilla 21 24
15.  Valencia 22 23
16.  Getafe 22 23
17.  Rayo Vallecano 22 22
18.  Mallorca 21 21
19.  Levante 21 18
20.  Real Oviedo 22 16

Gelişmelerden Haberdar Olun

@