13.01.2020, 12:11

Ayşe Kilimci’nin Kitabı: “Meğer Mutfak Bir Masalmış”

Eğer muhtarlarla yaptığımız “Kadınlar Mahallede Kitap Okuyor” projesi olmasaydı “Meğer Mutfak Bir Masalmış” kitabından büyük ihtimal (1) haberim bile olmayabilirdi.

Ayşe Kilimci’nin kitabı, bir edebiyatçının kaleminden yemek kitabından öte bir insan hikâyeleri toplamı sanki.

Yazarın yetiştiği Eşrefpaşa, İzmir, giderek değişik şehirlerin mutfakları, oradaki mutfak ve yemek etrafında gelişen bin bir çeşit hikâye…

Şimdi, ben anlatayım diyorum, ama gerçekten neresini anlatsanız bir yanı eksik kalan bir kitap var elimizde.

İşte bu durumu peşinen kabul ederek size kitabı tanıtmak istiyorum.

Daha önsöz sıra dışı, keyifli bir serüvenin içinde olduğunuzu gösteriyor.

“Hanenin ekmek kokusu, elinin bereketi, ağzının tadı eksilmesin, bir tas çorba verenin, sırrını saklayanın çok olsun.” önsözden birkaç cümle...

Bu cümleleri hangimiz babaannemizden ya da anneannemizden duymadık ki?

Üstelik bunlar aile tarihlerimizin demirbaş cümleleri değil midir?

Daha bu özlü sözlerden onlarca var, hepsi yaşam kültürümüzün temelleri.

****

Ayşe Kilimci İzmirli olunca oradan başlamış, özellikle oturduğu semt Eşrefpaşa’dan.

“(…) Eşrefpaşa’da hem Arap, hem Yahudi komşular aynı yemeği yapardı.” diyerek öncelikle semtteki insan yapısını ortaya koymuş.

Çeşitli etnik kökene ait olan ama artık Türkiyeli olan bu insanların mutfaklarının da aynı kültürel kodlardan beslendiğinin altını çizmiş.

Öyle ki, mesela, kuskus yemeği...

Bir rastlantı, bir gezi esnasında bu yemeğin Tunus’ta ve Marsilya’da aynı Eşrefpaşa’ da olduğu gibi yapıldığını görmüş.

Sonrası; kiskes, magrut tatlısı, palamut balığından yapılan ’Haraymi’ de aynı… Kökleri oralara dayanıyor...

Sonra uzun bir yolculuk ve Eşrefpaşa mutfağında misafir konumundan ev sahibi noktasına terfi etmeler...

Görüldüğü gibi yemekler farklı kültürlerden, ama Eşrefpaşa’da piştikten sonra artık buranın malı oluyor…

Bir süzgeçten geçtikten sonra, yeniden kimlik kazanıyor ve bir ilin, bir mahallenin mutfağında başköşeye oturuyor.

Ayşe Kilimci işte bu noktada yemeğin farklı coğrafyalardaki konumuna parmak basıyor, balık pişirmenin İzmir’ deki yöntemi ile Mersin’ dekini karşılaştırıyor. Mübadil bir aile olmasından dolayı ülke dışına çıkarak Balkan coğrafyasına kadar uzanıyor, oradaki tatların bizim mutfağımıza geliş rotasına parmak basıyor.

Daha sonra yemekle toplum arasındaki bağı bir sosyolog titizliği ile inceliyor; yoksulluk günlerindeki yemekle, yas gününde ya da bayram yemeği ile sünnet şöleninde yapılan yemekleri, burada izlenen toplumsal ritüelleri karşılaştırıyor. İzmir’ de ki geleneklerle Güneydoğu’ da yapılanları bir güzel önümüze seriyor.

Adeta yemeğin arkeolojisini yapıyor.

****

Kilimci sofradaki bir araya gelişleri, aynı mahallede yan yana komşuları anlatıyor.

Tıpkı Tarık Dursun K.’nın İzmir sevgisini anlatırken insanı coşkuya sürükleyen sıcak üslup Kilimci’ de de mevcut. O da mahalleyi; yemek, mutfak, bir araya gelişler, paylaşma, bölüşme ve dayanışma duyguları üzerinden tanımlıyor. Bunlar varsa mahallenin bir kimliğinin olabileceğine parmak basıyor.

Kısaca Ayşe Kilimci’nin yemeklerinde, piştiği mutfakta, ‘insan’ var, daha doğrusu insanlığın türlü halleri var.

En fiyakalı yemekler de Kilimci’nin kalemine dolanmış, yoksulluğu yaşamış, seferberliği görmüş anneannenin aileyi kendince korumaya dönük şermule yemeği de…

Kilimci’nin mutfağı aileyi koruyan, biraya getiren, bereketi ile ailenin gelişmesine katkı sağlayan evin en ‘kutsal’ bölümüdür. O mekân yani mutfak ahenk içinde bolluk, bereket saçıyorsa, büyüklerin eli o mutfağın üstünde ise keyfe denecek bir şey yoktur.

Tersi, problemin geldiğine işarettir.

Aslında mutfaklar, oralarda pişirilen yemeklere, aynı zamanda bir ülkenin ekonomisindeki barometresi gibidir.

Bolluk günlerinde mutfaktaki malzeme pahalıdır yoksulluk günlerinde ise tasarruf kapıya dayanır.

İşte Kilimci’nin anneannesinden aktardığı şermule yemeği böyle bir barometrenin göstergesidir; yoksulluk günlerinin yemeğidir.

Anneanne burada aileye korur, yeme içmeye çok para harcatmayarak kendince ailenin bütçesine katkı sağlar.

Peki, bu nasıl bir yemektir?

Bayatlamış ekmekleri ziyan etmemek için bu ekmekler bir kaba doğranır üzerine ince çentik soğan, sivribiber, az sarımsak, maydanoz, taze nane, iri doğranmış domates varsa bol zeytinyağı, yoksa kaşığın ucuyla az zeytinyağı ve bol limon gezdirilir. Sonrası mutlulukla yenilen bir yemek olur…

Kilimci burada bir başka şeyi de bize gösteriyor; o mutfaklardaki bereketi, az şeyden mutlu olmasını bilen, kanaatkâr insanı.

Şimdi, sofrasında onlarca çeşit yemek olmasına karşın gözü ve ruhu doymayanları gördükçe vay halimize demekten başka ne yapabiliriz ki!...

Eskilerin “Soğanı, unun ve kibritin varsa, korkma” diyen anlayışından geldiğimiz nokta maalesef bu.

KİLİMCİ’NİN İNCE BELLİDE İÇİLEN ÇAYI…

Kitapta anlatılan onlarca hikâyeden biri de çay…

Kilimci, çaya daha baştan “cumhuriyet değil, meşrutiyet hiç değil, çay padişahlıktır” diyerek şapka çıkarıyor.

Çayın; dünyayı şenlettiğini, kokusuyla içimizi ısıttığını, gönlümüze yedi renk gök kuşağı çizdiğini anlatıyor ki bizim Erzurumlu bile bu kadar lezzetli, bu kadar şiirsel bir dille çaya bu payeyi vermiş midir? Bilmiyorum.

Sohbet eşliğinde içilen iyi demlenmiş bir çaya kim hayır der ki.

Çay denilince ister istemez anılar depreşiyor…

Türk insanı çayla dosttur ama ya Erzurumlu…

Dostluktan öte onun can yoldaşı gibidir…

Soğuk kış günlerinde sobanın üstünde eksik olmayan, eve her gelene ikram edilen çaylar…

Babamın ilçeye alışverişe gittiğinde ilk sıraya koyduğu çay paketleri ve onları evin başköşesine istiflemesi…

Dedemin, o yıllar henüz şeker itibar kaybına uğramışken kerpetenle şekerleri kıtlama şeker haline getirme seansları…

Ve durmadan, ara vermeden içtiğimiz çay, içimize gök kuşağı renkler çizdiriyor muydu?

Bilemiyorum, ama o çayların evden eksik olmayan misafire ikram edilmesinin yanında bizleri soğuktan koruduğu bu gün gibi belleğimde…

Şimdi ne dedem, ne de bizlere çayları alan babam var…

Doğrusu Erzurum’da o köylerde hâlâ bu adetler var mı ondan da emin değilim…

Ama Erzurum’dan İzmir’e göç ederek gelenlerin, 70’li yıllarda Yeşilyurt’ta, sokakta her akşam evlerinin önünde birlikte çay içtiklerini biliyorum. Yardımlaşma ile yaptıkları evlerini bitirmiş olmanın kutlaması idi bu çaylar…

Hatta belediyenin çöp işlerinde çalışan Feramuz Amca bu çay sohbetlerinde bir punduna getirip, Sümmani’den bir de türkü söylerdi.

Sonra o birer kat evler; ne zaman ikiye üçe çıktı, işte o gün bu gün o sokakta birlikte içilen çaylar içilmez oldu.

Zaten Feramuz amca da çoktan aramızdan ayrıldı, gitti.

Şimdi çocuklarına sorsanız ne o sokakta komşularla birlikte içilen çayları hatırlayan çıkar, ne de Sümmani’ yi bilen…

Daha baştan, sokakta çay içmek ayıp sayılır oldu.

Ayşe Kilimci’nin tarif ettiği dantelli örtüyle bezeli, üstünde şeker kâsesi, limonluk, şekeri tutma makası olan çay tepsileri de yerini pahalı gümüş tepsilere bıraktı.

Bıraktı ama işin kötüsü bu tepsiler bir örnek, pahalı ama bir özellik arz etmiyor ne yazık ki.

Durup ince şeyleri düşünmeye kimselerin vakti olmadığından, elle dantel örüp sonra tepsiye sermek halkımıza ‘ağır’ gelmeye başladı.

İnce belli bardaklar da çok nadir görünür oldu, kalabalık ikramlarda büyük boy kâğıt bardak başköşeye çoktan kuruldu bile.

Daha da beteri çay demleme işi bile bu durumdan nasibini alarak poşet çaya dönüştü.

Artık çay demlenirken duyduğumuz o çaya özgü rahiya, çaydanlıktan çıkan kısık ‘iç geçirir’ gibi gelen ses, sizlere ömür Ayşe Hanım…

Ama biz gene de Ayşe Kilimci’nin sesine kulak verip onun temennisini yineleyelim: “Çaysız kalmayın, çayın başına çöküp de muhabbete koyulaşacağınız dostsuz, ille de aşksız kalmayın…” diyerek bu bahsi kapatalım…

Gerisi mi bence kitabı edinin ve okuyun…

Tadı damağınızda kalacak…

(1) Ayşe Kilimci, Meğer Mutfak Bir Masalmış, Oğlak Yayınları, 2010, İstanbul

Yorumlar (0)
12
parçalı az bulutlu
banner17
Günün Karikatürü Tümü
Günün Anketi Tümü
Bergama İl Olmalı mı?
Bergama İl Olmalı mı?
Puan Durumu
Takımlar O P
1.  Galatasaray 26 64
2.  Fenerbahçe 27 60
3.  Trabzonspor 27 60
4.  Beşiktaş 26 49
5.  Başakşehir FK 27 43
6.  Göztepe 26 43
7.  Samsunspor 26 35
8.  Kocaelispor 27 33
9.  Gaziantep FK 27 33
10.  Alanyaspor 27 31
11.  Çaykur Rizespor 26 30
12.  Konyaspor 26 27
13.  Gençlerbirliği 26 25
14.  Antalyaspor 27 25
15.  Kasımpaşa 26 24
16.  Eyüpspor 27 22
17.  Kayserispor 26 20
18.  Fatih Karagümrük 26 17
Takımlar O P
1.  Erzurumspor FK 31 66
2.  Amed SK 31 64
3.  Esenler Erokspor 31 63
4.  Çorum FK 31 59
5.  Bodrum FK 31 54
6.  Pendikspor 31 53
7.  Bandırmaspor 31 47
8.  Iğdır FK 31 45
9.  Keçiörengücü 31 44
10.  Sivasspor 31 44
11.  Manisa FK 31 43
12.  Van Spor FK 31 42
13.  Boluspor 31 41
14.  İstanbulspor 31 39
15.  Ümraniyespor 31 38
16.  Sarıyer 31 38
17.  Sakaryaspor 31 32
18.  Serik Belediyespor 31 32
19.  Hatayspor 31 7
20.  Adana Demirspor 31 3
Takımlar O P
1.  Arsenal 31 70
2.  Manchester City 30 61
3.  Manchester United 30 54
4.  Aston Villa 30 51
5.  Liverpool 30 49
6.  Chelsea 30 48
7.  Brentford 30 45
8.  Everton 30 43
9.  Newcastle United 30 42
10.  Bournemouth 30 41
11.  Fulham 30 41
12.  Brighton & Hove Albion 30 40
13.  Sunderland 30 40
14.  Crystal Palace 30 39
15.  Leeds United 30 32
16.  Tottenham 30 30
17.  Nottingham Forest 30 29
18.  West Ham United 30 29
19.  Burnley 30 20
20.  Wolverhampton 31 17
Takımlar O P
1.  Barcelona 28 70
2.  Real Madrid 28 66
3.  Atletico Madrid 28 57
4.  Villarreal 28 55
5.  Real Betis 28 44
6.  Celta Vigo 28 41
7.  Real Sociedad 28 38
8.  Espanyol 28 37
9.  Getafe 28 35
10.  Athletic Bilbao 28 35
11.  Osasuna 28 34
12.  Girona 28 34
13.  Rayo Vallecano 28 32
14.  Valencia 28 32
15.  Sevilla 28 31
16.  Mallorca 28 28
17.  Deportivo Alaves 28 28
18.  Elche 28 26
19.  Levante 28 23
20.  Real Oviedo 28 21

Gelişmelerden Haberdar Olun

@