(Yazının amacı; Dünya kabadayısı haydut ABD ve yamağı soykırımcı İsrail’in,
İran’a saldırıları sonrası düştükleri zor durumda -tarzdan zorda!- Türkiye’yi de bu ateşin içine atmak için yapabilecekleri provakasyonlara dikkat çekmek, Türkiye ve İran arasındaki bağlara vurgu yapmaktır.)
Ne diyor büyük tarihçimiz Halil İnalcık?
“İran’ı görmeden Anadolu’yu anlayamazsınız. Edebiyatımız, genel kültürümüz, mimarimiz İran’sız anlaşılamaz…”
(Kaybettiğimiz, yine bir büyük tarihçimiz İlber Ortaylı’yı da bu vesileyle saygıyla anıyorum.)
İran’ı ilk ne zaman öğrendim?
Sanırım çocukken, Tarih kitabından…
1514’de, Osmanlı Hükümdarı Yavuz Sultan Selim, İran Safevi Şahı İsmail’i Çaldıran Muharebesi’nde yenmişti.
(Şahın eşinin esir alındığı da mutlaka vurgulanırdı!.)
İran topraklarındaki Gazneliler, Selçuklular gibi Safeviler’in de Türk, Türkmen devleti olduğunu o zamanlar bilmezdim.
Şah İsmail’in hükümdarlığı bir yana, büyük bir şair olduğunu da…
Şiirlerini, ‘Hatayi’ mahlasıyla Türkçe yazdığını da bilmezdim…
Hele de yıllar sonra,felsefi derinliği ile beni sarsan şu dizeleri:
(Zamanınızı almamak için önce ilk dizenin orjinali :
“Yer yoğ iken gök yoğ iken ta ezelden var idim
Gevherin yek danesinden ileru pergar idim”
Ve günümüz Türkçesi ile:
“Yer ve göğün varolmasından önce ben vardım
Tek cevher tanesinden çıkmış dönen bir pergel idim
Bu cevheri su eyledim, evreni baştan başa kapladı
Cinleri ve insanı yeri ve göğü yaratan ben idim
Girdim Adem kılığına sırrımı kimse bilmedi
Tanrının evinde ezelden beri ben var idim
O zamandan beri onun sırrını biliyordum
Bu nedenle Hak içinde sır ile sır idim
Ey Hatayi kuşkusuz Hakkı bilmiş tanımışım
Bunun için onun yarattığını ben inkar ettim…”
Yani?
Evrenin bir özmaddeden oluştuğunu, kendisinin bu Özden de önce varolduğunu söylüyor. Sonra su oluşuyor;
sudan da yer gök ve canlılar… Yaradılışı maddeye bağlıyor…
Sonra ?
Sonra Ömer Hayyam’ı tanıdım.
Bilimin, felsefenin, şiirin büyük sesini… Bu büyük bilgini…
Matematikçiyi… Şairi…
Feleğim şaştı.
Dünyam aydınlandı…
Birkaç alıntı:
“İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka, tespih, post, seccade güzel
Ama Tanrı kanar mı bunlara…”
“Gökyüzü bir kubbe dünya bir küre
Geometriyle ölçülen bir zevke döner
Yaşam bir denklem, aşk bir nüans
Hayatın matematiği kalple çözülen denklem…”
Ya İran’ın yine büyük şairi Hafız-ı Şirazi’nin, şu dizesi?
“Uçuyorum
Havaya savrulan tozlarım bana dönüşecek…”
Bir Şirazlı şair daha:
Sadi-i Şirazi…
New York’taki Birleşmiş Milletler binasının girişinde, duvarda asılı bir Şiraz halısı ve üzerinde Şirazlı Sadi’nin “Gülistan”daki dizelerinin İngilizcesi…
Türkçe çevirisiyle:
“İnsanlar birbirlerinin organları gibidir
Çünkü yaradılışları aynı cevherdendir
Bu organlardan biri hastalansa
Diğerlerinde kalmaz huzur
Onlarda rahatsız olur
Diğer insanların çektikleri acı ve ızdıraplarından kederlenmiyorsan eğer
İnsan denebilir mi sana?..”
Ve Samed Behrengi…
Hangimiz çocuk kitapları olduğu halde, “Küçük Kara Balık” ya da “Bir Şeftali Bin Şeftali” kitaplarını okumadı ki…
Çocuklarımıza,
öğrencilerimize okutmadı ki…
Meslektaşımdı, bir öğretmendi Samed Behrengi.
İran Şahı’nın gizli polis örgütü SAVAK tarafından boğulup öldürüldüğünde daha 29 yaşındaydı…
Öğrencilerini ve çocukları, adaletsiz bir sistemin hüküm sürdüğü bu sömürü düzeni üzerine düşündürmek istiyordu…
Onlara, ”Bu evrende daha adil başka bir yaşam olmalı..” inancını vermek istiyordu…
Ne diyordu Küçük Kara Balık?
“Yaşam,şu yaşayıp geldiğimiz, böylece sürüp gidecek bir ömür olamazdı…
Gitmeliydi ötelere… Annesinin, babasının, bütün bilge balıkların söyledikleri tehlikeleri göze alarak düşmeliydi peşine başka dünyaların…”
Ve bu yolculukta, “durmadan öğreniyordu Küçük Kara Balık. Öğreniyor ve gücünün arttığını, korkusunun azaldığını görüyordu.Nasıl yaşamak gerektiğini,
kendisine öğretilen yaşam biçiminin nasıl hainlikler,
tuzaklar ve çıkarcı pazarlıklarla dolu olduğunu artık çok iyi biliyordu…”
Yazının başlığına gelince…
1934 yılında İran Şahı Türkiye’ye gelecektir.
Atatürk; Türkiye ve İran arasındaki dostluğu pekiştirmek için, konuğuna iki komşu ülkenin arasındaki bağların güçlülüğünü, köken birlikteliğini, bu iki milletin kardeş oldukları fikrini Firdevsi’nin Şehnamesi’nden esinlenerek bir “opera” ile göstermek ister.
Zaman kısadır.
Olsun…
Sözlerini M.Hayri Egeli’nin yazdığı “Özsoy” operası, iki ay içinde Adnan Saygun tarafından bestelenir.
Atatürk ve Şah, ilk Türk operasını Halkevi salonunda birlikte seyrederler.
Nedir konusu?
Hakan Feridun’un iki çocuğu olur: Tur ve İraç.
Tur Türkiye’dir.
İraç İran…
Operada ne denir?
“Bu çocukların çağlar boyu sürüp gidecek olan soyları hiçbir zaman unutmasınlar kardeş olduklarını…”
Biz de unutmamalı,
emperyalist canilerin oyununa gelmemeli, uluslararası hukuk kurallarını çiğneyen ve dünyayı bir felakete sürükleyen haydutlara karşı dikkatli ve uyanık olmalıyız…
İnsanlığın ve insanların daha fazla acı çekmemesi, dökülen kanların bir an önce son bulması, bölgeye ve dünyaya huzur gelmesi dileğiyle sonlansın yazı…