Ajans Bakırçay
2020-11-30 10:32:19

Devrim Yasalarından Dördü

Hasan Zeki Sungur

30 Kasım 2020, 10:32

25 Teşrinisani (Kasım) 1341 (1925)

30 Teşrinisani (Kasım) 1341 (1925)

1 Teşrinisani (Kasım) 1928

26 Teşrinisani (Kasım) 1934

Bu tarihler tek başına bir anlam ifade etmeyebilir. Ancak Anayasanın 174’üncü maddesi bu tarihlerin önemini ve bu tarihlerde yasalaşan “Devrim Kanunlarını” açıklar. (1)

Bu tarihler artık “Tarihte Bugün” sayfaların da yer bulabilmekte içerikleri çoktan unutulmuş çıkarılan yasalar “Anayasa” ile korunmasına rağmen delik deşik edilmişlerdir.

1925, 1928 ve 1934 yıllarının Kasım ayında çıkarılan dört “Devrim Yasası”;

ŞAPKA GİYİLMESİ:

25 Teşrinisani (Kasım) 1341 (1925) tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun;

Osmanlı Devleti’nde vatandaşlar kılık ve kıyafet yönünden çok karışık bir yapıya sahipti, din adamları; sarık ve cüppeyle, halk; şalvar, potur ve kafalarında fes, kalpak ve külahlarla dolaşıyor ve bu görüntüler modernleşme aşamasında ki bir ülkeye yakışmıyor ve mutlaka kılık ve kıyafete bir düzenleme getirmek gerekiyordu.

Bu amaçla önce 1920 tarihinde yapılan bir teklif Meclis’te reddedildi, 1921 tarihinde alınan bir kararla fes yasaklandı ancak uygulamada başarılı olunamadı ve halk sarık, takke ve fes gibi uygar görüntü vermeyen serpuşların giyilmesi geleneğini sürdürüyordu.

Atatürk 1925 tarihinde Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada söyle diyordu. “Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile yasamı ile, yasam biçimi ile gerçekten, basından ayağına dış görünüşü ile dahi, uygar ve gelişmiş insanlar olduklarını göstermek zorundadırlar. Bizim kıyafetimiz ulusal mıdır? Altı kaval, üstü şişhane diye tanımlanabilecek kıyafet ne ulusaldır, ne de uluslararasıdır. Uygar ve uluslararası kıyafet ulusumuz için uygun kıyafettir. Onu giyeceğiz; ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve elbette bunların tamamlayıcısı olarak siperi şemsli (güneşten koruyucu) serpuş. Bu serpuşun ismine şapka denir. Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da, şapkayı giymek neden caiz olmaz? Uygarlığın coşkun seli karsısında direnmek boşunadır.”

Yine Atatürk yaptığı bir konuşmada ise kadınların kıyafeti ile ilgili “ Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, basına bir bez veya bir peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler, bu tavrın anlamı nedir? Efendiler! Uygar bir ulusun anası, ulus kızı, bu garip sekle, bu vahşi duruma girer

mi? Bu durum, ulusu çok gülünç gösteren bir görüntüdür. Derhal düzeltilmesi gerekir…”

Kastamonu’da bu konuşmalarla başlayan hareket üç maddelik 25 Kasım 1925’te Şapka Giyilmesi Hakkında Yasanın çıkarılması ile Devrim niteliğine kavuştu.

Yasanın birinci maddesinde ilk bölümde Milletvekilleri, İl Genel Meclisi üyeleri, özel idare memurları ve tüm kurumlarda çalışan memur ve hizmetlilerin şapka giymesi zorunlu kılındı.

İkinci bölümünde ise Türk halkının genel serpuşu şapka olduğu ve buna aykırı bir alışkanlığın yasak olduğu belirtildi.

TEKKE ZAVİYELER İLE TÜRBELERİN KAPATILMASI

30 Teşrinisani (Kasım) 1341 (1925) tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;

Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Yasaklanması ve Kaldırılması:

Tekkeler ve zaviyeler (küçük tekke), İslam’daki çeşitli dinsel düşünce akımları taraflarının toplandığı bir takım yerlerdi. Bu akımları adına tarikat denirdi. Çeşitli tarikatların üyeleri, hangi yolda düşünmekle Tanrıya daha fazla yaklaşabileceği üzerinde türlü yöntemler saptarlar, tekke ve zaviyelerinde bu sorunlarla uğraşırlardı. Türlü meslek kuruluşları, bir takım tarikatlara mensuptu, tarikatların ileri gelenleri büyük bir saygı görürler, tekkelerinde saltanat sürerlerdi. Tarikatçılığın pratik bir yanı olmadığı gibi, Türk halkını türlü dinsel akımlara ayrıldığı için büyük zararı da vardı.

İslam dininde tarikatlara yer yoktu, buna rağmen, türlü meslek çevreleri ve sosyal guruplar tarikatçılığı geliştirmişlerdi. Tekke ve zaviyeler tam anlamı ile dinsel sömürü merkezleriydi. Vatandaşa dinsel baskı yapılmakta, rejim ve devlet aleyhine çalışmalar yapılmaktaydı. Din yoluyla sağladıkları çıkarları tehlikeye giren yobazlar bu tekke ve zaviyelerde kendi propagandalarını yapmaktaydılar. Şeyh Sait İsyanı, tarikatların yönlendirdiği bir isyandı.

Ayrıca tekke ve zaviyelerde kullanılan bazı unvanlar ve kıyafetler, tarikatta hiyerarşik bir düzeni temsil ediyor, tarikat mensubu ölmüş kişilerin mezarları bir çeşit tapınak haline getirilmişti.

Laik bir toplumda tarikatların, tekke ve zaviyelerin bulunması ve buraların bir dinsel toplum yuvaları olması kabul edilemezdi.

Atatürk bu kabul edilmezliği Kastamonu’da söyle dile getirmiştir. “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır. Uygarlılığın buyurduğunu ve istediğini yapmak insan olmak için yeterlidir. Tarikat başkanları bu dediğim gerçeği bütün açıklığı ile algılayacak ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerini bundan böyle olgunluğa eristiklerini kabul edeceklerdir”.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması için önce bir kararname yayınlanmış ancak netice alınamayınca, 30 Kasım 1925 te çıkarılan 3 maddelik bir kanunla tekke ve zaviyeler kapatılmış, yasal düzenlemelere uygun olarak, cami veya mescit seklinde kullanılanların yani geçek ibadet yeri olanların faaliyetlerine müsaade edilmiş, şeyhlik, dervişlik, müritlik… gibi çeşitli sıfatların kullanılması ve bu unvan ve sıfatlara ait hizmet görmek ve kıyafeti giymek yasaklanmıştır. Ayrıca tüm türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır.

Ancak 1950 yılına kadar titizlikle uygulanan bu yasa yine siyasilerin oy kaygısıyla delinmiş ve türbelerden Türk büyüklerine ait olanlarla büyük sanat değeri bulunanların 1950 ve 1990 yıllarında önce MEB’ lığı sonra Kültür Bakanlığınca hizmete açılabileceği hükme bağlanmıştır.

HARF DEVRİMİ

1 Teşrinisani (Kasım) 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında Kanun;

Öğretim Birliği yasası çıkarılmıştı ama öğretimi zorlaştıran en önemli sakınca, Türkçenin Arap alfabesi ile yazılmasıydı. Türkler İslam dinini kabul edince, bütün İslam dünyasının alfabesini benimsemişti. Türk dilinin karakteristik yapısına uymayan bu alfabe dilimizi yozlaştırmış ve Arapça ve Farsça kelimeler dilimizde yer bulmuşlardı.

Bir bilim kurulu Latin alfabesini inceleyerek yeni Türk harflerini saptadı ve 1 Kasım 1928 de yeni Türk Harfleri Hakkındaki Yasa yürürlüğe girdi.

Kanun uyarınca, bütün devlet yazışmaları 1Ocak 1929’dan itibaren Türk harfleri ile yapılacaktı. 1929 Haziran’ından sonra da, Arap harfleri kullanılmayacaktı. Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra, tüm yurtta okuma yazma seferberliği başlatıldı. Ulusa, yeni harfleri öğretmek için “Millet Mektepleri” denilen okullar açıldı. Uzmanların uzun bir süre istedikleri bu Devrim dört ay gibi kısa bir sürede benimsendi ve uygulamaya başlandı.

LAKAP VE UNVANLARIN KALDIRILMASI:

26 Teşrinisani (Kasım) 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Pasa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun;

Osmanlı döneminde kişiler adlarının basın veya sonuna toplumun çeşitli sınıf ayrıcalıklarını yaratan yansıtan lakap ve unvanlar koyarlar ve kullanırlardı. Laik bir sistem içerisinde kişilerin soyluluk ve dinsel lakap ve unvanlar kullanarak, birbirlerine karsı sınıfsal üstünlük sağlamaları düşünülemezdi.

26 Kasım 1934 tarihinde beş maddelik Efendi, Bey, Pasa Gibi Lakap Ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Yasa çıkarılmıştır. Bu yasa ile Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Pasa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmış, vatandaşların, kanun karsısında ve resmi belgelerde yalnız adlarıyla anılacakları hükme bağlanmıştır. Askeri rütbeler dışında sivil rütbe nisan ve madalyalar da kaldırılmıştır.

--------------------------------

(1) Anayasa Md.174 I. İnkılap Kanunlarının Korunması: Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz…

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;

2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun;

3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;

4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;

5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;

6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;

7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun;

8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.