İnsan evladının ilkel ve vahşi yanı yine sahneye çıktı, hatta her yeri kaplayacak şekilde sahnenin tümüne yerleşti. Baktığımız ve gördüğümüz her noktadan üstümüze kan fışkırıyor.
Kristof Kolomb maceracısının, Hindistan sandığı Amerika kıtasına çıkışı ve tarihi yazanların “keşif” diye adlandırdıkları -bizlere de yıllarca öyle öğrettikleri, daha fenası bizlerin de bizden sonrakilere öyle öğrettiğimiz- o korkunç vahşetten beri bu hep böyle.
Çünkü, dün Bolivya’nın gümüşü, Brezilya’nın altını, Küba’nın şekeri, Malezya’nın kauçuğu, Amazon’un orkidesi, muzu, kahvesi, Venezuela’nın kakaosu, Meksika’nın ve Paraguay’ın pamuğu, öldüresiye çalıştırılan ve sonrasında köle diye alınıp satılan yerlileri lazımdı Avrupa’ya.
Yağmalanan her şeyin taşındığı -bu yağmayla son hızla zenginleşip gelişen- Avrupa, şimdi gezip görmelere doyamadığımız şaşalı katedralleri, korku salacak denli iri sarayları yaptı. Biri kiliseyi, diğeri kralları memnun etmek içindi. Sonra elbet teknolojide de son hızla ilerledi.
Öte yanda yağmalanan, iliğine kadar sömürülen ülkelerde hayatta kalabilmiş, köle diye götürülmekten kurtulabilmiş olan yerli insanlar günden güne yokluğa, yoksulluğa gömüldü.
Sömürgecilikle abat olmuş Avrupa ülkeleri ve şehirlerine şimdi bir de Avrupa artığı Amerika eklendi ve bu ikisinin yine yeni yiyeceklere ve türlü türlü madenlere ihtiyacı var.
Köleleştirilen yerlilerin sırtlarında şaklayan kırbaçlarla sağladıkları akla ziyan servetlerin kâğıt paralarıyla purolarını tutuşturan dünün Avrupalı prensleri, prensesleri ile bugünün komprador hazretlerine de değerli mineraller lazım, petrol lazım, altın, gümüş lazım; sömürülecek ve -bu kez en moderninden- köleleştirilecek yerli halklar lazım. Üstelik sadece Avrupa’ya değil, onun izbandut yavrusu Amerika’ya da lazım. Çok çok lazım.
Ve diyorlar ki “Bize lazım olan şeyler her neredeyse oraya gider, sahibinin üstüne kara bulutlar gibi çöker alırız, çünkü asıl sahip biziz. Güçlüyüz. Silahımız var. Teknolojinin en gelişmiş ürünleri de bizde. Siz yoksul ülkelersiniz, tembelsiniz, akılsızsınız, o yüzden de geri kalmışsınız, ülkenize ülke, insanınıza insan bile denilemez!”
Kendilerini öyle üstün “ırk” sanıyorlar ki kendilerinden başka birilerinin, “Bu ülkelerin yoksullaşmasından kim sorumlu?” diye sorabileceğini akıllarına bile getiremiyorlar. Akıllarına getiremesinler diye o ülkelerdeki eğitime çomak sokmuş, yetkin insanlar yetiştiren okullarını kapattırmış, halkların bilinçlenmesini bu şekilde engellemişler ya, oralardan soru soran, bizi eleştiren, bizi oralardan kovmaya cesaret edebilen kimse çıkmaz sanıyorlar. Çıktığında da ödleri patlıyor (Örneğin bir Frantz Fanon) ve yavaştan yan yana gelip hizalanarak sömürgelerinden çekiliyor, insan haklarından falan söz etmeye başlıyor, sosyal hak demetleri oluşturup yaşama geçiriyorlar.
Böyle zamanlarda Kongo’nun kauçuğu, Orta Doğu’nun petrolü, Grönland’ın olası nadir elementleri ve su yolu bir süre rahat ediyor. Zengin toprakların sistemli biçimde ele geçirilmesi, o toprakların insanlarına zorbalıkla yer değiştirme dayatılması bir süreliğine askıya alınıyor. Ancak o sırada da boş durmuyor, yerel halklar arasında kültürel çatışmalar oluşturmak için en yaygın, en kolay ve en kullanışlı şey olan dincilik ve mezhepçiliği kaşımayı, eğitimsizliği yaygınlaştırmayı ya da eğitimin içini boşaltmayı, eğitimi önemsizleştirmeyi sürdürüyorlar. Kendilerini ülkelerinin madenlerinin başına getirmeyen ülkelerin iktidarlarını da sistemlerini de değiştirmek için özel ajanlar eşliğinde sinsi sinsi çalışıyorlar. Ve nihayetinde hoşlanmadıkları kurulu sistemleri çökertmeyi başarıyorlar.
Bu başarıya, kendi ülkesinin her şeyini (kendi yüzdesini-bindesini alarak) talancılara teslim etmeye teşne vicdan yoksunu utanmazları bularak ve o devletlerin başına geçirerek ulaşıyorlar. Seçtikleri zübüklere her ne isterlerse yaptırıyorlar. Her ülkede işbirlikçi olmaya yatkın utanmazlar mutlaka bulunuyor. Ne yazık ki mutlaka… ve onları bulmakta ustalaşmış Batı, o ülkelerde utanmaz zübükler ararken hiç zorlanmıyor. Ülkenin halkı ne kadar cahil bırakılmışsa bu utanmazları seçtirip başa getirmek de o oranda kolaylaşıyor. Sonra yaşasın devlet adlı heyulaların demir yumrukları!
Var olan sistemlerin çoğunu yıktılar, yıkamadıklarına da gece baskınları düzenleyip devlet başkanı kaçırmaya ya da nokta atışlarıyla lider öldürmeye başladılar. Kısacası yeniden delirdiler. Şuranın nadir elementleri, buranın petrolü, oranın su yolları… gözleri yuvalarında döne döne sağa sola saldırıyorlar. Bu deliliklerini dünyaya dayatabilmek için, kendi ülkelerinde de yarı deli başkanları işbaşına getirdiler. Kanun kural tanımayan, herkese parmak sallayan, muhalefeti yok edecek denli baskılayan başkanlar.
Kısacası, dünyanın patronu olduklarına inanan bu insanların, SSCB’yi dağıtmayı başardıkları için komünizm telaşları bitti, yeni sömürgelerini uzaktan yönettikleri için de Frantz Fanon korkuları geçti.
Ülkeleri karıştırıyor, kendi kapılarını kapatıp, sınırlara duvarlar örüp, ilticayı olanaksızlaştırıp, oturum alma koşullarını imkansıza kadar yükseltip olası göçlerin de önüne geçiyorlar ve şöyle diyorlar:
“Biz bu şehirleri sizin zenginliklerinizle zenginleştirdik evet ama onu unutun, yok öyle bir şey!”
“Buralara sakın ola gelmeyin, sizden çaldıklarımızı size yedirmek için çalmadık!”
“Siz orada birbirinizi yiyin ki doğal zenginliklerinizi biz yiyebilelim!”
“Gelecekseniz en alt kademede gelin. Pis işlerimizi yapmaya gelin, o zaman kabul ama bizimle eşit seviyede olamazsınız, öyle bir amaçla buralara gelemezsiniz!”
Peh!
Kendilerini yüce, sömürdüklerini aşağılık görüyorlar. Oysa o yüceliğe -varsa bir yücelik- en aşağılık eylemlerle, en vahşi yöntemlerle ulaştılar. Bunu kimse bilmiyor sanıyorlar. Herkes her şeyi unutur sanıyorlar. Asalet taslıyorlar. Kendilerini akıllı, gerideki herkesi aptal sanıyorlar. Yeni Fanonlar çıkmaz, yeni SSCB’ler olmaz sanıyorlar. Çok da yanılıyorlar.
Uyuşturucu maddelerle, dini telkinlerle, ırkçı söylemlerle uyuşturmayı başaramadığınız, zihinlerini kendinize köle yapamadığınız, zeki, genç, cesur, namuslu, pırıl pırıl pek çok insan var şu yeryüzünde. Yeniden yazılmakta olan tarihe kendi satırlarını ekleyecek, tarih yazmayı size bırakmayacak pek çok aklıselim insan.
Kısacası, tarihe kendi satırlarını eklemek mümkün.
Dilediğinizce at koşturabileceğinizi, tarihi hep kendi kendinize yazacağınızı sanmayın. Zalim suç ortaklarınıza da fazla güvenmeyin. Genellikle güvenilmez olurlar.
Ne demişler: Gün gelir karıncalar balıklara yem olur, gün gelir balıklar karıncalara… Parayla değil, sırayla...
Alev Subaşı 2 Hafta Önce
Uygarlık tarihi ! denilen perspektiften günümüze bakan şahane bir başucu yazısı . Örneğin bu kasıtlı yapılan yozlaşma katmanından " Ancak o sırada da boş durmuyor, yerel halklar arasında kültürel çatışmalar oluşturmak için en yaygın, en kolay ve en kullanışlı şey olan dincilik ve mezhepçiliği kaşımayı, eğitimsizliği yaygınlaştırmayı ya da eğitimin içini boşaltmayı, eğitimi önemsizleştirmeyi sürdürüyorlar." kısmının mesleki olarak yakın tanığıyım . Kaleminize sağlık sayın hocam