Burdur’da bir salondan çıkan izleyicinin gözlerindeki o buğulu ifadeyi, Lefkoşa’da belgeseli izleyen bir vatandaşın şu sarsıcı cümlesi tamamlıyor: “Bir belediye başkanı düşünün; suyu bedava yaptığı için yargılanıyor, ekmeği, ulaşımı ve sağlığı ücretsiz yapmaya çalıştığı için 'enayilikle' suçlanıyor... Biz aslında belediyeciliği çok yanlış anlamışız”
Bu sözler, sadece bir hayranlık ifadesi değil; neoliberalizmin sıkıştırdığı modern kent insanının bir hakikatle yüzleşme çığlığıdır.
Gazeteci Gökmen Ulu’nun yönettiği "Komünist Osman" belgeseli, sadece 1984-1994 ve 2004-2013 yılları arasında Dikili’de başkanlık yapan bir ismin biyografisi değil; siyasetin "insan" için yapıldığı o kayıp kıtanın pusulasıdır.
Kanun ve vicdan arasındaki o ince çizgi
Belgeselin kalbinde, bugün birçok siyasetçinin "risk" olarak göreceği o meşhur karar yatıyor: Bedava su, ücretsiz ulaşım, ücretsiz sağlık hizmeti, halk ekmek fırını…
Osman Özgüven, önce 10, sonra 13 metreküpe kadar suyu halka ücretsiz ulaştırdığında "kamu zararı" yaratmakla suçlanıp yargıç karşısına çıkarılmıştı.
Oysa Özgüven’in savunması, hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacak cinstendi. O, suyun bir "ticari meta" değil, yaşamın sürdürülebilmesi için kutsal bir "insan hakkı" olduğunu savunuyordu.
Bugün belediyeciliğin "proje pazarlamak" ve "rant yönetmek" sanıldığı bir çağda, Özgüven bize şunu fısıldıyor: Siyaset, yasal sınırların halkın lehine zorlanma cesaretidir. Eğer yasa, bir çocuğun su içmesine engel oluyorsa, o yasayı vicdanla yeniden yorumlamak bir belediye başkanının en asli görevidir.
1980 Karanlığında bir ışık: Dikili Festivalleri
Özgüven’in hikayesi sadece "ucuz ekmek" ya da "ücretsiz otobüs" değildir. O, 12 Eylül askeri darbesinin o ağır ve gri bulutlarının dağılmadığı bir dönemde, Dikili’den bir barış meşalesi yakmıştır.
Ege’nin İki Yakası: Ege Denizi’nin bir düşmanlık denizi değil, barış gölü olması için Yunanistan ile kurduğu dostluk köprüleri, o dönem için "delilik" sayılan diplomatik devrimlerdi. Ne yazık ki sonrasında o festivallerdeki ‘barış’ kelimesi çıkarıldı.
Aydınların Limanı: Aziz Nesin’lerden Can Yücel’lere, İlhan Selçuk’lardan Uğur Mumcu’lara kadar Türkiye’nin en parlak beyinleri Dikili sokaklarında halkla iç içeydi.
Kültürel Rönesans: Dikili, sadece bir tatil beldesi değil; edebiyatın, felsefenin ve özgür düşüncenin tartışıldığı bir açık hava üniversitesiydi.
"Komünist" etiketi mi, paylaşma iradesi mi?
Yazının başlığına bakıp “Komünizm mi kaldı bu devirde?” diyenler çıkabilir. Ancak belgeseli izlediğinizde görüyorsunuz ki, "Komünist Osman" sıfatı ideolojik bir dayatmadan çok, halkın ona yakıştırdığı bir "paylaşım" nişanesidir. O, makam odasının kapısını söktüren, halkıyla aynı sofrada zeytin ekmek yiyen ve "belediyenin parası halkın parasıdır" diyerek kasayı son kuruşuna kadar halka geri veren bir figürdür.
Bugün yerel yönetimler devasa borçlar, lüks makam araçları ve şatafatlı binalarla anılırken; Osman Özgüven’in bir bölümü sağlık merkezine çevirmesi ya da fırın kurup ekmeğin fiyatını maliyetine indirmesi, bize belediyeciliğin bir ideolojik duruş olduğunu hatırlatıyor.
Geleceğe kalan miras: Hafıza ve umut
Gökmen Ulu’nun titiz çalışması, siyasetin sadece bir "yönetme sanatı" olmadığını, her şeyden önce bir "paylaşma cesareti" olduğunu kanıtlıyor. Siyasetin kutuplaştığı, insanın yalnızlaştığı bu yorgun toplumda; Dikili’nin "Osman Abisi" bize taze bir nefes aldırıyor.
Sonuç olarak; "Komünist Osman" belgeseli, sadece geçmişin bir nostaljisi değil, geleceğin inşası için bir yol haritasıdır. Eğer bir gün yolunuz Dikili’ye düşerse, orada sadece denizi değil, bir insanın geçkin yaşına rağmen sivil yaşamında "başka bir dünya mümkün" diyerek hala mücadelesine devam ettiğini göreceksiniz.
Siyasetin bittiği yerde vicdanın başladığını görmek isteyen herkes, bu "sıra dışı" ama bir o kadar "insani" hikayeyi izlemeli. Çünkü Özgüven’in mirası, aslında hepimizin ortak özleminin; yani adaletin, ekmeğin ve gülün hikayesidir.