Yabancılaşmanın sınıfsal serüveni

Emeğin yarattığı değere yabancılaşması, emekçin kendini yadsıyıp, ürettiği ürünü ulaşılamayan bir seviyede değerlendirip fetiş bir sapkınlıkla idealize etmesi emek-değer ilişkisinin olumsuzdan bilinen çıkarımıdır. Yabancılaşmanın Türkiye pratiğinde az hatta hemen hemen hiç işlenmemiş bir çıkarımı daha vardır ki o da yabancılaşmanın olumlaması olarak, kurulu düzenin ferdi olarak yaşarken, onu(düzen) inkâr etmek şeklinde kendini göstermesidir. Emek (işçi sınıfı) kendini üretim sürecinde, düzenin eleştiri üzerinden ‘ben, kurulu düzen karşısında bir yabancıyım, ona katılmak katkı vermek zorunda değilim’ şeklinde koordinatlarını saptıyorsa, burada olumlusundan bir yabancılaşma ve inkâr söz konusudur. (1)

Gelin, bu konuda yaptığımız bazı saptamaları sizinle paylaşalım.

Kapitalizm en vahşi yönü ‘sadece sömürü ve eşitsizlik yaratması değil birer insan olarak bizim içsel dünyamızı yoksullaştırması ve insanlar arasındaki ilişkileri aşındırmasıdır’ (2)

Marx’ın yazılarında yabancılaşma başlığıyla öne çıkan dört belirgin nokta vardır. Kısaca bunlar; emekçinin yarattığı ürüne yabancılaşması, emekçinin üretim sürecine yabancılaşması, üretim sürecinde birlikte üretim yaptığı arkadaşlarına yabancılaşması ve son olarak, işçilerin kendilerine yabancılaşarak yaratıcılıklarını yitirmeleridir. (3)

Yabancılaşmayı felsefi içeriği ile ilk kez Hegel kavramsallaştırmıştır. (4) Hegel’le göre doğa, özne ve nesnenin birlikteliğinde tinin kendini tanıması ve özüne dönüş serüveninde yabancılaşma bir anlamda kendini inkârı içerir. Yabancılaşma varlığa bürünür ve karşıt bir pozisyonda konumlanır. Çoğunluk içinde bireyselleşmek yabancılaşmanın göstergesidir. Doğaya ve diğerine karşı öz benliğin öne çıkması bilinçlenme mücadelesi sonucunda oluşur. Bireyselleşme, sınıfsal mücadelenin klasik yaklaşımına aykırılık çağrıştırıyorsa da bizce sınıfsal bilincin ilk adımı, kendi öz benliğin farkına varılması, öznenin bireyselleşmesidir. Hegel’de bilinç; nesnenin aşılması, öz bilincin yabancılaşmasıyla oluşur ve bu süreç olumsuz çağrışımının yanında olumlu sonuçları doğuran düşünsel bir yapılanma serüvenidir. Öz bilinç ‘kendi kendine yabancılaştığı’ oranda ilişkide olduğu nesnenin de hiçliğinin farkına varır çünkü bir nesneye sahip olduğumuzda nesnede bize sahiptir. Nesne, gücü oranında bizi şekillendirir ve belirler. Kendini soyutlayan emek nesnel olmayan ilişkide yalnızca imgelenmiş bir varlıktır. Bu durum ona; yabancılaşmanın yabancılaşmasına imkân verir ve nesneli inkâr etme gücünü sağlar. İnkâr ,insanın özünü bulmasıyla sonuçlanan yolun ilk yapı taşıdır.

Somut okumalar

Emeğin bakış açısının genişlediği durumda emek nesnenin dışına çıkar. Türkiye’de emeğin sınıf olarak eksikliği de buradadır. Kendisini öz bilinç olarak soyutlama becerisi gösterememesi, sorgulama ve yadsıma sürecini işleten öncelik olan düşünsel etkinliği devreye sokamamasıdır. Eğitimsiz, analitik düşünce yeteneği gelişmemiş, köylülük değerleri ve özellikle dini kabullenmeleri tartışma sürecine evrilmeyen kişi kendini nesnelden, somuttan soyutlayamaz, alternatif istemleri dile getiremeyeceğinden düşünsel yetkinliği gelişmez. Soyutlama becerisinin gelişmesini sağlayan etkenler; aile bağları, eğitim, tartışma kültürü, itiraz etme ve sorgulama geleneği, kendini ifade etmede dil yeteneğinin soyut kavramları kullanma becerisi vs. tüm bunlar bir araya geldiğinde(gelmediğinde) bireyin talep etmesi, bireyselleşmesi oluşmaz. Ona, ulaşmak isteyen, bilinçlenmesini hedefleyen yapıların(örgütlerin) bireyselleşmemiş emek ile iletişime geçmesi zorlaşır. İletişimin kurulduğu durumlarda bile konu başlıkları sınırlıdır.

İnancın bireyi belirlemesi ‘Tanrı-Kul’ ilişkisi tartışmasında Hegel’in yanlışlarını tespit ederek net şekilde karşı çıkan, tanrının ‘kendine yabancılaşmış insan olduğunu’ (5) ileri süren ise Feuerbach’tır.

İnanç ve Türkiye gerçekleri

Türkiye’de inanç; emekçinin aile ve toplum ilişkilerinde bireyin bırakın bireyselleşmesini sağlamak, kişinin kendini tanımlarken, doğanın karşısında duyduğu hiçliğe karşı savunma içgüdüsüyle sarıldığı düşünsel kölelik seviyesini saptar, toplumsal kabullenmelerin her yönünü belirlemesi şeklinde kendini gösterir. İnanç, bireyselleşmediğinden toplum topyekûn kabullenmenin zavallılığını yaşamaktadır. Toplumun neredeyse bütünü tarafından tartışmasız kabullenmelerin yaşandığı ülkelerde inanca bakışta potansiyel reformist hareketler kökleşemez, aksine böylesi talepleri dile getiren düşünsel girişimler, örgütsel yapılanmalar, bireyler gerici kabullenmenin kendisi tarafından her fırsatta linç edilme tehlikesini yaşar. Bu realite Türkiye’de laik bir devlet ve seküler toplum istemini yaşamsal ve zorunlu mücadele alanları olarak dayatır.

Bu saptamalar Türkiye’de toplumsal ve sınıfsal mücadelede insanı anlamamıza olanak veren önemli ipuçlarıdır. Kendini inkâr ederek Tanrıda vücut bulan insan, aslında kendi olmayan bir toplumsal varlıktır. Onun öz benliğini böyle -bilinçsiz olarak- tanımlaması, kendini önemsememesi, sıradanlığını kabul etmesi anlamına gelir. Yarattığı tanrının gönüllü kölesi olur. İçinde yaşadığı sistem onun için bırakın değiştirebileceği, ulaşılamaz göksel bir varlığın ilahi düzenidir. O sadece- özellikle ekonomik olarak çok zorlandığında -itaatkâr bir kölenin edebileceği sınırlarda sadece ister. Sınıf bilinci olmayan bireyselleşmemiş köleci zihniyet sadece isterken, bilinç düzeyinde bireyselleşmiş emek ‘biz sadece istemiyoruz biz değiştirmek istiyoruz’ der. Türkiye’de inanç, kendine ulaşmamış ya da yitirmiş öz benliğin bilinçsiz kabullenmesinin görünümüdür. Dünyevi resmi oluşturmada bilgisizlikten dolayı donanımsız için inanç, sömürü sorununa soru sormadan yanıt veren kabullenmedir(ideolojidir). Somut sömürü sorusuna yanıt veremeyen emek, din ile kendini doğaüstü ilahi güçle donatır. Cevap veremediği hatta kendine sormadığı soruya doğaüstü kapsayıcı boyutta, içinde olduğu topluluk, cemaat veya tarikat aracıyla yanıt verdiğini sanır. Sonuçta ilahi güç böyle istemiştir. Tanrının etkinlik alanı sonsuzlaştıkça bireyin etkinlik alanı hiçleşir. İnanç, bireyselleşmedikçe egemen sınıfların en çok işine gelen, en kullanışlı, emekçi sınıflar üzerinde kullandığı en uygun aparattır.

Bireyselleşme

Kendi bireyselliğini şekillendirmeye başlayan emek, sınıfdaşını etnik, dinsel, mezhepsel bağlamdan koparıp üretim sürecinde kendisiyle olan yakınlığı üzerinden değerlendirmeye başlar. Süreç, öncesi; diğerini anlamayı sonrası, birlikte hareket etmeyi getirir. Ortaklığı önceleyen birliktelik maddi düzlemde somut hedefler üzerinde yükselir. Sınıfsal duyarlılıklar üzerinde yükselmeye başlayan bireysellik somut hedefleri çevre, doğa, yeşili koruma kapsamında etkinlik alanlarını çeşitlendirir. Sonuç olarak; bireyselleşen emek, sınıfına, çevresine, topluma, üretme sürecine duyarlı olur ve toplumsallaşmaya başlar. Geliştirdiği yanıtlar, aynı düşünsel süreci yaşayan diğerlerini kapsar onlarla ortak davranmayı getirir.

Somut yansımalar

Türkiye’de yabancılaşmanın güdüklüğü; seçimlere katılma oranının Avrupa’ya göre çok yüksek olmasına rağmen sınıfının idraki ve politik güç olarak kendini hissetmesinin önce bireyde, sonrası sınıfsal seviyeye de ki düşüklüğünde sergilemektedir. Politik tercihlerin sınıf bilincinden daha çok dinsel, mezhepsel ve etniksel motiflerle şekillenmesi, ekonomik yoksulluktan dolayı iktidara gösterilmesi gereken eleştirisel yaklaşımın sınıfsal söylemlerle dile getiren partilere değil, iktidarı eleştiren ama bu eleştiriyi dinsel ve etniksel motifleri farklı tonlarda işleyen sağcı, faşist partilere yönelmesi , sınıfsal yaklaşımları dile getiren partilerin hiçbir zaman burjuva iktidarını tehdit edecek niceliğe ulaşamaması neticesiyle sonuçlanmaktadır. Bu çarpık durum Avrupa’da işçi sınıfının kendine yabancılaşmasının ideolojik alt yapısının yansımasını yabancı düşmanlığı ile somutlaştırıyor. Yerli -yabancı emek, soyut, suni ayrımı sadece faşist hareketlerin değil, sosyal demokratlardan sosyalistlere kadar kendini solda konumlandıran bir büyük yelpazede taraftar bulmaktadır.

Türkiye’de işçi sınıfı burjuva politikalarına karşı yıkıcılığını onu yadsıyarak dile getirmelidir. Bu yadsıma da yabancılaşmanın yabancılaşması bilinçlenmenin ilk ve zorunlu aşamasıdır.

Sınıf bilincine sahip olmayan emek, kendisi gibi olana, diğerine sarılır ama bu sarılmayı sağlayan ortaklık tehlikeli faşist bir birliktelik olup, kendisiyle aynı sınıfsal konumda olanla değil, kendisiyle aynı mezhep ve etnik kökenden olana yönelir.

Üretim sürecinde kendini konumlandırmada hiçbir yere oturtamayan, olumsuz anlamıyla emeğine yabancılaşmış işçi kendisinin üretim sürecine kattığı değerin bilincine varmadığından özel mülkiyete ilahi bir gözle bakar. İşveren ve onun sahip olduğu özel üretim araçları secde edilmesi gereken, göksel(ilahi) bir yansımanın tapılası unsurlarıdır. Toplumda ki yaygın tanımla ‘ekmeğini veren’ işverenin sahip olduğu özel mülkiyet ‘kutsal’, sınıf ilişkilerine dayanan devlet ise ‘Baba’dır.

Köylü(lük)

Türkiye’de çevreci, doğa ve yeşile duyarlı bir bilincin, sadece çevre katliamından direkt etkilenen bölge halkının küçük bir kısmı dışında bütününde karşılık bulmaması köylünün yaşadığı doğaya yabancılaşmasının çok net göstergesidir. Aksine, çevre katliamının topraksız köylüde karşılığı, vahşi sermayenin yaratacağı ‘iş’ imkânı olarak algılanması köylünün doğaya yabancılaşmasının en üzücü göstergesidir. Doğa ve yeşilin katledilmesine karşı duran, duyarlılık gösteren, bilinçli tepkiyi veren özellikle eğitimli, orta, orta üst gelir entelektüel kesimlerden gelmesi yabancılaşmanın köylü açısından görüntüsüdür. Burada hakkını teslim edelim, son dönemlerde köylünün duyarlılığı sol örgütlerin ve özellikle sahil bölgelerine yerleşen sosyalist entelektüellerin etkisiyle artmaktadır.

Bitirirken

Kapitalizmin çürüyen yapısını, sömürücü kan emici işleyişini kabullenmeyip, yıkılışını hızlandıran eylemselliğin parçası olduğunda öncesi insan sonrasında devrimcisin.

Gelecek

Emeğin kendine yabancılaşmanın maddi temeli özel mülkiyet ortadan kalktığında yabancılaşma, bireyselleşme olarak olumlu anlamda insanın kendini yaşaması olarak yeniden şekillenecektir.

------------------------------

(1) N.Kazım Öztürk ‘Yabancılaşmanın yabancılaşması’

(2) David McNally’in ‘Başka Bir Dünya Mümkün’

(3) Marx’ın Early Writing yazılarında bu konular işlenmiştir. Bu notlardan alıntılar yapan David McNally’in ‘Başka Bir Dünya Mümkün’ kitabı (özellikle 96 – 150 sayfalar)iyi bir kaynak teşkil ediyor.

(4) Hegel Felsefe Tarihi

(5) K.Mark Feuerbach Üzerine Tezler