Umudun Adı; Franco

Dünya Kupası Öyküleri - 2

Kapının önündeki kedi gözlerini kısmış, sabah güneşinin taş sokakta yansımasından rahatsızdı. Yeni açılan dükkânlar, işe yetişmekte olan insanların ayak sesleri Franco’nun uykusunun en tatlı anına melodi katıyordu. Yorganın altında uyanmakla uyanmamak arasındaki kararsızlıkta, daha gözler kapalıyken evlerinin önünden bir ses yükseldi;

-Franco! Franco!

Kalkmak için bir bahane oldu bu ses. Güçlükle pencereye doğruldu, camı açtı. Arkadaşı Luca elinde yırtık çorapları üst üste geçirerek yaptığı topla el sallıyordu.

-Sabah sabah ne bağırıyorsun Luca!

-Gel de anlatayım, Carlo ve Matteo’da geliyor. Öğlen oldu neredeyse…

Luca futbol aşığı bir çocuktu. Roma’daki tüm futbol haberleri onda toplanırdı. Hangi takımın oyuncusu kaç gol atmış, o hafta kim oynayacak, kim sakat her şeyi bilirdi. Bunu da evlerinin önündeki büfede, gazetelerin spor sayfalarını gizlice okuyarak öğrenirdi. Okuldan da arkadaştılar.

Hızla hazırlanıp kapının önüne çıkan Franco; ‘Kahvaltı yapmadım daha anneme bir bahane uydurmam lazım’ dedi. ‘Kolay!’ dedi Luca, o an diğer pencerede beliren Franco’nun annesini fark ederek;

-Annem bize kahvaltı hazırladı gelir misin?

Sonra da Franco’nun annesini yeni görmüş gibi ona dönerek; ‘Patrizia Teyze, Franco bize gelebilir mi, annemin davetlisi olarak?’. Patrizia hanım başını sallayarak bu soruyu olumlu yanıtladı. Luca’nın hınzırlıkları oldukça fazla olsa da annesini tanıyordu.

Luca ve Franco, bir sokak aşağıdaki fırından birer çörek aldılar. Yiyerek yürüdüler. ‘Senin bu yalanların bir gün başımıza iş açacak’ dedi Franco.

-Tamam, yaptık bir hata ama annen seni kahvaltıya oturtsa maç için gecikebilirdik.

-Ne maçı?

-Senin dünyadan haberin yok. Bugün Olimpiyat Stadı’nda çok önemli bir maç var. Bu yaz İsviçre’de Dünya Kupası var ya!

-Evet, var, bizim stadyumla ne ilgisi var?

-Yahu dinle bir dakika. Bu Dünya Kupası’na gidebilmek için İspanya ve Türkiye eleme maçı oynayacak. Hem de bu stadyumda. Bu maça mutlaka gitmeliyiz.

-İyi de Pedro amcanın büfesindeki gazeteden okuduğumuzu hatırlıyorsun. Bu maç her iki ülkede de oynanmıştı zaten. Neden üçüncü defa oynasınlar?

-İspanya’daki maçı İspanyollar, Türkiye’deki maçı da Türkler kazandı. Eşitlik oldu. Tarafsız sahada oynanacak bu maçı kim kazanırsa, İsviçre yolcusu olacak.

-Bu durumda biz tarafsız oluyoruz.

-Nihayet anladın Franco!

Bu arada ellerindeki çörekleri bitiren iki kafadarın yanına Carlo ve Matteo’da geldi. Dört arkadaş her zamanki gibi toplanmıştı. Luca, Franco, Carlo ve Matteo, Roma Olimpiyat Stadyumu’nun bulunduğu Foro İtalico Bölgesi’ne bağlı Via Durazzo sakinlerindendi. Stadyumlara yakın mahallelerde yaşayan insanlar futbolla yaşardı. Çünkü maç günlerinde stadyuma kentin dört bir yanından gelen taraftarlar sosyal bir ortam oluştururdu ve esnafın yüzünü güldürürdü. Stadyumda maçı olan takımın renklerinden yün örgüler yapan çocuklar harçlıklarını çıkarırdı. Carlo, annesinin eski kazaklarından birini sökmüş kırmızı-beyaz renklerle örgüler yapmıştı. Matteo’ da sarı-kırmızı renklerle örgüler yapmış, İspanyol taraftarlardan iyi bir kazanç elde etmeyi planlıyordu. Matteo, bu arkadaş grubunun en kurnazı sayılabilirdi. Matteo, tüccar babasını dinlemişti. Babası; ‘ Sen sarı-kırmızı örgüler yap, satamadıklarını da bir hafta sonra Roma-Napoli maçında satarsın. Roma’nın da renkleri sarı-kırmızı’ diyerek akıl vermişti.

Dört arkadaş neşeli halleriyle stadyum yolunun köşesindeki dondurmacıya geldiler. Dondurma için Mart ayı biraz erkendi ama Giovanni amcanın dondurması her mevsim yenirdi. Giovanni dondurmada ustaydı. Çocukları görünce;

-Hoşgeldiniz kaçaklar! Maçamı gireceksiniz yine gizlice?

‘Kaçak değiliz amca, evimizin dibindeki stadyum bizimdir. Ev sahibiyiz, para mı vereceğiz yani’ dedi Matteo.

-Öyle ya, seyircisiz futbol olmaz. Bizim sayemizde taraftar sayısı artıyor, üzerine para almamız lazım dedi Luca.

-Sizi gidi hınzırlar, büyümüşlerde neler diyorlar… dondurmalarınız neyli olsun bakalım?

‘Benimkisi Vanilyalı olsun’ dedi Luca. ‘Bana Zabaione, 1 top’ dedi Luca. Carlo ve Matteo’da aynısından istedi. Bir çeşit yumurtalı muhallebi tadında olan, Marsala şarabıyla tatlandırılmış bu dondurma Giovanni Usta’nın en favori dondurmasıydı.

-Teşekkür ederiz Giovanni amca!

-Rica ederim çocuklar. Yakalanmayın bugün, şansınız bol olsun.

Dondurmalarını yalarken ağızlarında bekleterek ısıtan kafadarlar, vakti doldurmak için Tiber Nehri’nin kenarına geldi. Stadyuma çok yakındılar. Ceplerinde neredeyse hiç para kalmamıştı. Maça girmek için plan yapmaları gerekiyordu. Luca; ‘ Maçın başlamasına 2 saat var. Carlo ve Matteo stadyumun giriş kapısında ördüğünüz örgüleri satarsınız. Ben ve Franco kapıya yakın bekleyeceğiz. Taraftarları size yönlendiririz. Eğer Carlo ve Matteo maç bileti alacak kadar Liret toplayabilirse hep beraber maça gireriz’. İtiraz etti Matteo; ‘Ben para kazanmak için buradayım. Neden sizin maç biletiniz için ben çalışıyorum ki?’ dedi. Carlo; ‘Bende kendi kazandığım Liretlerle maça girerim’ dedi. Franco bu sözlere çok kızdı; ‘Yok ya, arkadaşlık ölmüş, ben zaten stadyuma bir şekilde girerim, gel Luca benimle’ dedi. Carlo ve Matteo’dan ayrıldılar. ‘İçerde görüşürüz’ diye bağırdı Matteo. ‘Umarım’ dedi Luca.

Stadyumun giriş kapısında insanlar sıraya girmişti. Kalabalığa yaklaştı Luca ve Franco. Stada girenlerin tezahüratları daha da artmaya başladı. Türk taraftarların sayısı daha azdı. Çoğunlukla İspanyol taraftarlar vardı. Bunun yanında böyle bir maça tanıklık etmek isteyen İtalyan futbol sevdalıları stadyumdaki yerlerini aldılar.

Luca; ‘Aklında bir fikir vardır umarım. Lig maçı olsaydı Antonio amcayı görürdük. O bizi bir şekilde sokardı içeri. Franco, Luca’nın omzuna dokundu. ‘Gel’ dedi. ‘Sana bir şey göstereceğim’. Stadın arka tarafına doğru yürüdüler. Gürültü azaldı. Duvarlar daha da yükseldi. Franco yosun tutmuş, karanlık, dar bir eşiğin önünde durdu. ‘Babam burayı söylemişti’ dedi. ‘Eskiden çalışanlar malzeme taşımak için kullanırmış bu girişi’. Luca, telaşlandı; ‘Ya yakalanırsak?’ Franco sırıttı; ‘O zaman tabana kuvvet, koşarız’. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri girdiler. Stadın kalbine doğru yürüdüklerini biliyorlardı. Her adımda taraftarların sesi artıyordu. Koridorun solundaki merdivenlerden önce bir boşluğa çıktılar, futbol sahasının yeşilliği ısınan futbolcular görüldü. On binlerce insanın uğultusu içinde kalabalıklara karıştılar. Önlerde bir yere iliştiler. Kimse onları fark etmemişti.

Kısa bir süre sonra stadyum tamamen doldu. Maç için takımlar soyunma odasından sahaya yürüdüler. Beyaz ve önünde kırmızı şerit olan formasıyla Türkiye, kırmızı ağırlıklı formasıyla İspanya takımı çimlere ayak bastı. İspanyollar kendinden emin tavırlar sergiliyordu. İspanya Milli Takımı, Roma’ya geldikleri ilk gün Vatikan’ı ziyaret gitmişler, maça motive olmuşlardı. Türkiye’de Lefter ve kaleci Turgay dikkatleri çekiyordu.

Franco ve Luca, 65 bin kişilik stadyumda birer karınca tanesi kadar küçücükdü. Karşı tribünde büyük bir Türk bayrağı açıldı. Türk taraftarlar bayrağın etrafında oturdular. İki arkadaş maçı hangi takımın kazanacağı ile ilgili tahminde bulunamıyordu. Hakemin düdüğü ile orta yuvarlaktaki top hareketlendi. Maça İspanya çok motive başladı. Türk kalesine arka arkaya ataklar yaptılar. Daha maç başlayalı 10 dakika geçmişti ki Jose Artetxe golü attı. İspanyol taraftarlar çılgınca seviniyordu. Luca; ‘gool!’ diye bağırdı. Franco tebessüm etti; ‘güzel maç olacak’ dedi.

İspanya golden sonra baskılı oynamaya devam etse de yorgunluk belirtileri başladı. Luca; ‘Türkiye sanki canlandı’ dedi. Franco; ‘Boğalar yoruldu.’

Dakikalar 38’i gösterdiğinde Burhan Sargın, Türkiye’nin golünü attı. İspanya şaşkındı. Artık ortada geçen bir oyun vardı. İlk yarı hakemin düdüğü ile sona erdi. Seyircilerin bir çoğu bir şeyler atıştırmak için yerinden kalktı. Franco ve Luca maçı daha yakından izlemek için ortada ve önlerde bir yere geçti.

Maçın ikinci yarısında Türkiye ve İspanya daha dikkatli oynuyordu. Yenilecek bir golün telafisi yoktu. Türkiye sürpriz bir atak yaparak Suat ile golü buldu. Rüzgar adeta Türkiye lehine esiyordu. Son 15 dakikaya girildiğinde İspanyollar sertliği artırdı. Tekmeler savruluyordu. Luca; ‘Bak bak harekete bak, ringdeler sanki’. Dakikalar 79’u gösterirken İspanya adına Escudero güzel bir gol attı. İspanya uçurumun kenarından dönmüş gibiydi. Son 7 dakikaya girilirken bir hava topunda İspanyollar, kafa, yumruk, dirsek… vücutlarında silaha dönüşebilecek tüm unsurları Türk kaleci Turgay üzerinde denediler. Sakatlanan Berlin Panteri lakaplı kaleci yığıldı. Yedek kaleci Şükrü oyuna girdi. Kalan sürede bir yandan ısınmaya çalışan Şükrü, öyle kurtarışlar yaptı ki ‘Roma Panteri’ lakabını alsa yerinde olurdu. Hakemin son düdüğü çalmasıyla maç 2-2 sonuçlandı.

Franco; ‘Eee.. ne olacak şimdi Luca, Dünya Kupası’na kim gidecek? Sen biliyorsundur.’

’Bildiğim kadarıyla yazı tura atarlar ya da kura çekebilirler, baksana şu takım elbiseli adamlar konuşuyorlar ‘ dedi Luca.

FİFA temsilcileri, taraf ülkelerin federasyon temsilcileri ile yaptıkları görüşmenin ardından kural gereği kura çekilmesi konusunda anlaştılar. Bir saydam kâse getirildi. Bir kâğıda ‘Turchia’ yazıldı, diğer kâğıda ise ‘Spagna’ yazıldı. Her iki kâğıt dörde katlanarak kâsenin içine konuldu. Önemli olan kurayı kimin çekeceğiydi. FİFA temsilcileri her hangi bir şaibe söylentisi olmasın diye sorumluluk almak istemiyordu. Yöneticilerden biri ortaya bir fikir attı; ‘Kurayı İtalyan bir çocuk çekerse hiç kimse buna itiraz edemez’ dedi.

Tribünlere doğru gözler çevrildi. Luca; ‘Niye seyircilere bakıyor bu adamlar?’, Franco; ‘Hiçbir fikrim yok’. Tam o sırada Franco’yu işaret ettiler. ‘Buraya gel çocuk’ dedi sert mizaçlı bir adam. Franco’yu bir korku saldı. ‘Eyvah Luca, kaçak girdiğimizi anladılar sanırım, yakalandık’. Luca soğukkanlıydı. ‘Seni çağırıyorlar ama kaçak girdiğimizle ilgili olsa ikimizi de paketlemişlerdi. Git bakalım belki ödül verecekler’ dedi.

Franco, söz geçiremediği kalbinin çırpıntısıyla merdivenlerden indi, yetkililerin yanına gitti. Onu karşılayan FİFA görevlisi, İtalyan bir sorumlunun tercümanlığında ‘Kurayı sen çekeceksin, böylece Dünya Kupası’na katılacak takım belli olacak. Görevin bu’ dedi.

Stadyumun kenarında çıkış holünün önünde Türkiye’nin ve İspanya’nın takım kaptanları, maçın hakemi Bernardi ile federasyon temsilcileri yer alıyordu. Franco’nun içindeki korku yerini büyük bir heyecana bırakmıştı. ‘Adın nedir çocuk?’ diye sordu iri bir adam. ‘Franco efendim’. İspanyollar gülüşmeye başladı. Franco anlam veremedi, ismiyle dalga geçildiğini düşündü. İspanyol bir yönetici; ‘Bizim ülkemizi de Franco yönetiyor, kesin İspanya’yı çekersin’ dedi. Küçük çocuk; ‘İsmim Luigi Franco Gemma’dır’ dedi. Hakem Bernardi; ‘Kura çekimi için gözlerini bağlayacağız, sakın korkma’ dedi.

Gözleri beyaz büyük bir mendille bağlanan Franco, talimatı duyunca elini kâsenin içine daldırdı ve bir kağıdı alıp yöneticiye verdi. Hakem Bernardi kâğıdı devraldı ve açtı. Stadyumun hoparlörüne bağlı olan mikrofona eğilerek yüksek sesle; ‘TURCHİA’ dedi. Türk seyirciler coşkuyla bağırmaya başladı. İspanyol futbolculardan bazıları çimlere çöktü. Türk futbolcular Franco’yu havaya kaldırdı. Yüzü, gözü öpülen Franco şaşkındı. Büyük bir coşkunun ortağı olmuştu. Stadyuma kaçak giren bu İtalyan çocuk Türkiye’nin bir kahramanı olarak evine dönüyordu. Yol boyunca bu sevinci paylaştı Luca; ‘Adamım sen ne yaptın öyle, yarın bütün gazetelerde seni okuyacağız’, ‘Artık ünlü bir arkadaşın var’ dedi Franco, gülümseyerek. Evlerine giden sokağın başına geldiler. Luca ve Franco birbirlerine sarıldılar. ‘Çok unutulmaz bir gün yaşadık dostum, iyi ki bu maça gitmişiz’ dedi Luca.

Bir hafta sonra postacı kapıyı çaldı. Oldukça resmi görünümlü bir telgraf geldi. Telgrafta; ‘İtalyan Futbol Federasyonu’nun teklifi ve Türk yöneticilerinin kabulü ile Luigi Franco Gemma, Türk kafilesinin misafiri olarak Haziran 1954’de İsviçre’de düzenlenecek Dünya Kupası’na davet edilmiştir.’ Yazmaktaydı. Franco mutluluktan havalara uçtu. Bir çocuğun futbola olan sevgisi, davetli olduğu, maçları yakından izleyeceği bu Dünya Kupasıyla farklı bir anlam kazanıyordu. İtalyan ve Türk gazetelerinde Franco’nun adı defalarca yer aldı. O dönemde ‘Franco’ bir diktatörün adıydı. İnsanların algısında sürgünler, tutuklamalarla, idamlarla anılan bu isim, küçük çocuğun umut olmasıyla az da olsa özgürleşmişti. Franco adı ilk kez korkuyla değil, güzel bir hatıra ile anıldı.