Tarzan Kemal: Kendine ve doğaya dönen adam

Bugün Sinop sahilinde bir heykeli var. İnsanlar önünden geçiyor; kimileri durup bakıyor, kimileri hikâyesini biliyor, kimileri yalnızca adını: Tarzan Kemal. Asıl adı Kemal Koca. Yaz kış üzerinde neredeyse tek parça bir kumaşla dolaşan, kuzuları, koyunları ve köpekleriyle yaşayan, kitap okuyan, uzun yollar yürüyen bir adam. Sinop’un modern çağdaki Diyojen’i demek geliyor insanın içinden. Çünkü o da bir gün, herkesin gerekli olduğuna inandığı şeylerin çoğunu hayatından çıkarmış gibiydi.

Benim içinse hikâyesi biraz daha yakından başlıyor. Kemal Koca uzaktan akrabam. Onun annesiyle benim büyük babaannem kız kardeş. Bu bağı öğrendiğimde, çocukluğumdan beri duyduğum o tuhaf adamın hikâyesi birden ailemin hikâyesine karıştı. Ama onu ilk kez annemin anlattıklarından tanıdım. Annem ilkokulu Sinop’ta, Kemal’in ailesinin evinde okumuş; dört beş yıl aynı çatı altında yaşamışlar. Kemal’i anlatırken hep aynı şeyi söylerdi: “Ya hayvanlarıyla ilgilenirdi ya da kitap okurdu.” Onun hakkındaki onca hikâye arasında belki de en çok bu cümleyi seviyorum. Çünkü geriye kalan bütün söylentileri susturuyor. İnsanlardan uzak durduğu söylenen bir adamın hayvanlarına büyük bir şefkatle baktığını, dünyadan vazgeçmiş gibi görünürken kitaplardan vazgeçmediğini anlatıyor.

Köpeklerine ve kuzularına bebek gibi bakarmış. Koyunlarıyla yollara düşer, Sinop’tan Ayancık’a kadar yürüdüğü olurmuş. Ayancık çevresinde anne tarafından büyük bir sülale olan (Şüküroğulları) akrabaları bulunduğu için konaklamakta güçlük çekmezmiş. Gerçi “konaklamak” derken onun için başka bir şeyden söz ediyoruz. Önce koyunlarının kalacağı yer düşünülürmüş. Hayvanlarını ahıra yerleştirir, misafir olduğu evde yemeğini yer ama çoğu zaman içeride yatmazmış. Gecesini dışarıda geçirir, sabah erkenden kalkar ve sürüsüyle yeniden yola koyulurmuş.

Bütün bunları dinlerken insan ister istemez şu soruyu soruyor: Neden? Neden varlıklı bir ailenin, İstanbul’da üniversite okumuş oğlu böyle bir hayatı seçer? Aile içinde bunun için de bir hikâye anlatılır. Köyden sevdiği bir kız vardır. Annesi bu evliliği istemez, “Bize uymaz,” denir. Sonra Kemal’in değiştiği anlatılır. “Onu aşk bu hâle getirdi,” diyenler olur. Ama yıllar geçtikçe bu cümle bana fazla kolay gelmeye başladı. Bir insanı tek bir aşkla açıklamak mümkün mü? Belki o kavuşamama, zaten içinde bulunan bir kapıyı açtı. Belki sevdiği kadına ulaşamadı ama o eksiklik onu başka bir yere götürdü: Kendine. Belki aşk onu yoldan çıkarmadı; aşk ona yol oldu.

Çünkü her kavuşamayan insan dağlara çıkmıyor. Her kalbi kırılan insan malından, makamdan, toplumun beklentilerinden uzaklaşmıyor. Demek ki Kemal’in içinde, o hikâyeden önce de başka bir Kemal vardı. Belki biz onu hiç tanımadık. Varlıklı bir konağın beyefendi oğlu olarak yaşayabilir, üniversite eğitiminin ardından bir memuriyet edinebilir, toplumun saygın kabul ettiği çevrelerde yerini alabilirdi. Önünde herkesin “doğru hayat” diye göstereceği bir yol vardı ama o yolda yürümedi. Peki yanlış mı yaptı?

Çünkü biz bir insanın hayatını değerlendirirken hemen kendi ölçülerimizi çıkarıyoruz. Evi var mıydı, işi neydi, ne kadar kazanıyordu, nasıl giyiniyordu, insanlar onu kabul ediyor muydu? Kemal bütün bu soruların dışına çıktı. Belki bu yüzden ona “deli” diyenler oldu. Oysa bazen delilik dediğimiz şey, yalnızca bir insanın bizim kurallarımızla yaşamayı reddetmesidir. Elbette herkes üzerindekileri çıkarıp dağlara yürüsün, koyunlarını önüne katıp Sinop’tan Ayancık’a doğru yola çıksın demiyorum. Mesele başka. Bugün kaç kat giyiniyoruz? Yalnız kumaştan söz etmiyorum. Unvanlarımız, mesleklerimiz, sosyal çevremiz, evlerimiz, markalarımız, fotoğraflarımız ve başkalarının hakkımızda ne düşündüğüne ilişkin bitmek bilmeyen kaygılarımız var. Bir ihtiyaç listesi bizi baştan ayağa sarıyor. Birini karşılıyoruz, arkasından yenisi geliyor. Daha iyi görünmek, daha çok kazanmak, daha fazla bilinmek, daha çok beğenilmek… Kat kat sarılıyor, sonra bu kabukların altında kendimizi kaybediyoruz.

İnsan bütün bunlardan soyununca geriye ne kalır? Bir âlim mi, bir deli mi, yoksa yalnızca insan mı? Belki asıl korktuğumuz soru budur. Çünkü karakterimizin sandığımızdan daha büyük bir bölümünü başkalarının bakışlarıyla kuruyoruz. Ailemiz, çevremiz, mesleğimiz ve toplum bize kim olduğumuzu söylüyor; biz de zamanla gerçekten öyle olduğumuza inanıyoruz. Gerçek benliğimiz ise üzerine ördüğümüz kimliklerin altında biraz daha derine gömülüyor. Söyleyemediğimiz sözler, yaşayamadığımız hayatlar, bastırdığımız öfkeler, kabul edemediğimiz zayıflıklarımız, sevdiğimiz hâlde ulaşamadığımız insanlar oraya gidiyor. İnsan yıllarca kendisi gibi yaşamadan yaşadığında belki huzursuz bir yetişkinden huysuz bir ihtiyara dönüşüyor. Belki ömrünün sonunda, bütün hayatını başkasının elbisesiyle geçirdiğini fark ediyor.

O zaman insanın tekâmül yolculuğu nerede başlıyor? Belki sandığımız kadar uzak bir yerde değil. Ne büyük sözlerde, ne bize hayatın sırrını vadeden kişisel gelişim kitaplarında, ne de önümüze düşüp “Beni takip et,” diyen insanların gösterdiği yollarda. Belki yol, insanın kendisine bakabilmesiyle başlıyor. Ama yalnızca aynadaki en güzel, en başarılı ve en parlak hâline değil; yorgun, kaybetmiş, korkmuş, sevilmemiş, hata yapmış hâline de bakabilmesiyle. İnsan kendisini orada da kabul edebiliyorsa, belki ilk kez gerçekten kendisiyle karşılaşıyor.

Tarzan Kemal’in hayatına baktığımda bugün beni asıl düşündüren bu. Onun gerçekten mutlu olup olmadığını bilmiyorum. Belki çok yalnızdı, belki içinde hiç kapanmayan bir yara taşıdı, belki bizim bugün romantikleştirdiğimiz hayatın onun için ağır günleri de vardı. Bunu bilmeden onu bir masal kahramanına çevirmek haksızlık olur. Ama şunu biliyoruz: Kendi yolunu seçmiş bir insan vardı. Kuzularına baktı, köpeklerini sevdi, kitaplarını okudu, yürüdü. Gece olduğunda kendisine hazırlanan yatağın yerine gökyüzünün altında uyudu. Sabah kalktı ve yeniden yürüdü.

Bugün Sinop sahilinde heykeli duruyor. Bizse önünden geçiyoruz; üzerimizde kat kat kıyafet, ceplerimizde telefonlar, aklımızda başkalarının hakkımızda düşündükleri, olmamız gereken insan ve olmak istediğimiz insan. Bütün bunların en altında ise uzun zamandır sesini duymadığımız biri var: Olduğumuz insan.

Belki Tarzan Kemal bize dağlara çıkmayı öğretmiyor. Belki yalnızca şu soruyu bırakıyor: İnsan, kendisini örten her şeyden sıyrıldığında geriye kalan kişiyi sevebilir mi? Çünkü insanın en uzun yolu Sinop’tan Ayancık’a değildir. Kendinden kendine yürüdüğü yoldur.