Kozak Yaylası

Kadim dostlarla Gökçeada’ya gidiyoruz.
Sacide Nuran’la, ben de Vecih ile okul arkadaşıyız.

Yolun sağında Kozak dağlarını görüp, “uzun yıllar oldu çıkmayalı…” deyince,arabayı kullanan Vecih:
“Öyleyse rotayı değiştiriyoruz…” deyip az ileriden direksiyonu sağa,Kozak’ın eteğindeki ilk köy olan Nebiler’e kırdı…

Birden kendimizi,yemyeşil bir doğanın içinde, asırlık çınar ağaçlarının arasında,
yukarıdan dökülen şelalenin oluşturduğu göletin kıyısında buluverdik: Nebiler Şelalesi…
Şimdi adını Aşıklar Şelalesi’ne dönüştürmüşler…

Niçin?

Efsaneye göre peri padişahının kızı Sümeyra,
yörük köyünün yakışıklı delikanlısı Ali’ye vurulur.Ulu bir çınarın altı buluştukları yerdir.Padişah,Yörük Ali’yi öldürmek için askerleriyle üzerlerine gelince,koca çınar yarılıp açılır ve aşıkları içine alıp gizler.
Aşıklar sevgilerinin sonsuza dek sürmesi için yakarınca,
Tanrı da onları kayalardan aşağıya sonsuza dek akacak olan şelaleye çevirir…

Büyük bir granit kütlesinin üzerinde yükselen ulu fıstık çamı ormanlarıyla çevrili yayla,16 yörük köyünden oluşuyor…

Bazı köyler, adlarını kurucu Türkmen boylarından almışlar:
Yukarıbey,Aşağıbey, Okçular,Kaplanbey…gibi…

Yaylayı gezmeye,Nebiler’deki köylülerle sohbet ederek başladık.

Köylüler,arabayı yolda dikkatli sürmemiz için uyardılar…
Altın için yaylayı delik deşik eden şirketlerin kamyonları,
virajlı yollarda-herhalde şirketin baskısıyla- çok hızlı gidiyorlarmış…

Haklı da çıktılar…

Nebiler’e komşu Kaplan köyüne girince,cami avlusunda ulu bir çam ağacı altında toplanmış köylülerle merhabalaştık…

Hepsi de güzelim yöreyi delik deşik eden altın madeni şirketlerine karşı çok öfkeliydiler…
“Siyanürle bizi ve geleceğimizi zehirliyorlar…” diye dert yandılar…
Ağaçlardaki fıstık üretiminin azalmasında da bunun etken olduğuna inanıyorlar…

Ben de; “Neden tepki vermiyor,topraklarınıza sahip çıkmıyorsunuz?” diyecek oldum olmasına da,daha lafımı bitirmeden sanırım aralarından en yaşlısı patlayıverdi:
“Sen ne diyon?..
Verdik vermesine de…
Tepki gösterenlere ne olduğunu bilmiyon mu?..
Televizyonda görmüyon mu?..
Sesini çıkaranı mektebe atıyola…Akşamına kodestesin…Bu yaştan sonra beni mektebe atsala,
neylerim?…”
(Mektep -ya da kodes- dediği nezaret,hapis…)

Yukarıbey köyünde,okul bahçesinde top oynayan çocuklarla sohbet ediyoruz…
“Çocuklar dedim,yaylada hangi köyler güzel,hangilerini görmemizi önerirsiniz?”

13-14 yaşlarında bir çocuk yanıtladı:
“Amca sen ne diyorsun?
Sen Kozak yaylasındasın.
Her yer,her köy cennetten bir köşe.Gez gezebildiğin kadar..”
Haklıydı…

O yeşil cennetin içinde,yol boyu sürekli akan çeşmeler…Hem soğuk sularını içtik,hem de yaz sıcağının yorgunluğunu atmak için yüzümüzü,boynumuzu ıslatıp serinledik…

Çamı severiz…
Rüzgardaki uğultusunu,iğne yapraklarının çıkardığı müziği,söylediği şarkıları,
yaz kış yeşil kalışını,
gölgesinde uzanmayı…

Ama bu güzelliklerinin yanında,bu fıstık çamları bölgenin en önemli gelir kaynağı…
Bergama Krallığı’nda da,
Roma İmparatoruğu döneminde de…bugün de böyle…
5 milyon ağaçlık, Türkiye’nin en büyük fıstık çamı ormanı…
Türkiye’nin çam fıstığının yüzde 80’den fazlası Kozak yaylasından çıkıyor…

Başımı yukarıya kaldırıp,”Bu ulu ağaçlardan fıstık nasıl toplanır?”diye düşünüyorum.

Soruyorum…
Herkesin harcı değilmiş toplamak…
Devasa sopaları kullanmayı bilmek gerekirmiş…

Yörede yaygın bir söylem var:
Bu sopaları iyi kullanamayan erkeğe kız vermezlermiş!..

Kozak yaylasına gitmek istememin özel bir nedeni de var…
Daha önce görmediğim Atatürk heykelini görmek…

Her halde bir yere gideceği için,arabasının içinde oturan bir köylüye,heykelin bulunduğu Bağyüzü köyüne nasıl gidebileceğimizi sorduk.

Tarif etmek bir yana;
“Siz Atatürk heykelini görmek istersiniz de ben sizi götürmez miyim…Beni takip edin…” diyerek taa köye kadar bize rehberlik etti…

Gel de duygulanma.

Kaidesi,dağda doğal haldeki dev bir granit kütlesi olan heykel,sanırım Türkiye ya da dünyadaki en ilginç anıtlardan birisi…

Başında kasketi ve golf pantalonuyla spor takım giysili Atatürk,bu granit kaya kütlesinin üzerine bağdaş kurup oturmuş,dinleniyor…

Elini de birbiri üstüne dizilmiş beş kitabın üzerine koymuş…
Kitapların isimleri sırtlarından okunuyor:
Milli Mücadele…
Cumhuriyet…
Devrimler…
Bilim ve Sanat…
Nutuk…

Anıtın öyküsü de ilginç:
Uzun yıllar Almanya’da yaşatan Süha Şen öğretmen,
Kozak yaylasındaki köyüne döner.Çamlar arasında yaptığı bir yürüyüş sırasında bu büyük granit kütleyi görür ve kafasındaki projeyi gerçekleştirmek için bu kayanın bulunduğu araziyi satın almak ister.

Arazi sahibi köylü,projeyi öğrenince kayanın bulunduğu alanı bedava verir…
Geriye anıtı yapacak heykeltraşı bulmak kalır…
Heykeltraş Prof.Dr. Tankut Öktem’de “bu güzel girişim için ben de hiçbir ücret almadan bu anıtı seve seve yaparım…” der ve bu dev eseri kısa sürede tamamlar…

Anıtın yanıbaşındaki çeşmeye su içmek için yöneldiğimde,
baktım bir baba heykeli göstermek için getirdiği küçük kızına Atatürk’ü anlatıyor…

Soğuk suyu içerken, içimin hiç yitirmediğim umudun yeşerttiği mutlulukla dolduğunu hissettim…