Kırım’da kazanılan Savaş, Alaska’da kaybedilen Dünya

"Demir paslandı. Beton yoruldu. İnsan kendini efendi sandı. Ama ağaçlar kaldı. Deniz kaldı. Bu yüzden ben bu hikâyede altının değil, ağacın tarafındayım"

Fotoğraflar: John Hutchins- Gülşen Küçükali Üstün

***

Atmosfer olayları için kullanılan “Kelebek Etkisi”, bazen cephede patlayan bir topun, binlerce kilometre ötede hiç tanımadığı halkların kaderini değiştirmesiyle tarihte de karşılık bulur. Bu yüzden insanlık tarihi yalnızca milletlerin hikâyesi değil, görünmez iplerle birbirine bağlı coğrafyaların da hikâyesidir.

Kırım Savaşı’nın ( 1853- 1856) sonuçlarının Alaska yerlilerini etkilemesi, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Kâğıt üzerinde bakıldığında bu savaş, Osmanlı Devleti’nin İngiltere ve Fransa ile birlikte Rusya’ya karşı kazandığı bir zaferdir. Ama tarihte bazı zaferler vardır ki kazananı da yorar, zayıflatır, hatta içten içe kemirir. Kırım Savaşı Osmanlı için tam da böyle bir zaferdi: pahalı, yıpratıcı ve uzun vadede borçla ödenmiş bir galibiyet. Savaş bittiğinde Rusya geri çekilmişti; ama Osmanlı da ekonomik bağımsızlığından biraz daha uzaklaşmıştı. O yol, sonunda müttefiklerimize karşı dış borçlanmaya, mali teslimiyete başlamıştır.

Avrupa’daki savaşın gölgesi neden Alaska’ya düşer?

İlk bakışta bu cümle tuhaf gelir. İnsan, Osmanlı ile Rusya arasında Kırım’da yaşanan bir savaşın Alaska yerlilerinin kaderiyle nasıl ilişkili olabileceğini duyunca bir an durur. Haklıdır da. Çünkü tarih bize okulda hep düz çizgiler hâlinde anlatılır: bir savaş olur, bir antlaşma imzalanır, sınırlar değişir, konu kapanır. Oysa gerçek tarih böyle işlemez.

Kırım Savaşı ekonomik olarak zorlanan Rus İmparatorluğu büyüktü ama o kadar da dayanıklı değildi. Askerî yenilgi, mali baskı ve Britanya tehdidi karşısında Petersburg yönetimi haritaya yeniden bakmak zorunda kaldı. Ve o haritada Alaska, elde tutulması giderek anlamsızlaşan uzak bir masraf kalemi gibi görünüyordu. Böylece Alaska, bir coğrafyadan çok bir bilanço maddesine dönüştü.

Toprağın fiyatı ile değeri aynı şey değildir

İmparatorluk aklı haritaya yukarıdan bakınca önce yönetim mesafesini görür, savunma stratejilerinin maliyetini en son insanı. Bazen de insanı hiç görmez.

Oysa Alaska boş değildi. Ruslardan çok önce de orada hayat vardı; üstelik çok eski, çok derin, çok köklü bir hayat. Tlingitler, Aleutlar, Yupikler ve başka yerli topluluklar için Alaska bir “mülk” değil, yaşayan bir dünyaydı. Ama imparatorlukların muhasebe defterinde bunların sütunu yoktur. Orada ne hafıza görünür, ne aidiyet, ne de bir halkın toprağıyla kurduğu kadim bağ. İşte trajedi tam burada başlar: Bir halkın yurdu, başka bir gücün hesap cetvelinde “elden çıkarılabilir mülk” hâline gelir. 1867’de Rusya, Alaska’yı Amerika Birleşik Devletleri’ne 7,2 milyon dolara sattı. Dönüm hesabına vurduğunuzda neredeyse alay eder gibi bir rakam çıkar. Toprak, neredeyse yok pahasına el değiştirmiştir. Dönümü iki sente Alaska Toprakları elden çıkmıştır. Gerçekte ise iki sentten bile daha ucuza gitmiştir koca ülke….

Ama meselenin özü ucuzluk değildir. Asıl mesele, insanlığın tekrar tekrar aynı yanılgıya düşmesidir: Fiyat ile değeri birbirine karıştırmak.

Rusya Alaska’ya bakıp bir yük gördüğü topraklarda, Altına hücum güdüsüyle konusunda uzmanlaşan Amerika ise aynı yere bakıp madenleri gördü.

Altının dili ile toprağın dili aynı şey söylemez.

Çünkü modern insan doğaya bakarken çoğu zaman şunu söyler: Çözülebilir. Ölçülebilir. Parçalanabilir. Çıkarılabilir. Yönetilebilir.

El değiştirir değiştirmez Alaska, modern sanayinin iştahını kabartan bir servet sahasına dönüştü. Doğal gaz, petrol, madenler ve altın arayıcılığıyla büyük bir dönüşüm başladı. Toprakları satın aldığını düşünen Amerikalılar, yerli halkların bölgelerine şehirler ve madenler kurdu; eski refleksleriyle direnen toplulukları yok etmeye, onları “medenileştirme” adı altında geleneklerinden koparmaya girişti. Bunu, tutundukları kıtada yüzyıllar boyunca yaptıkları için hayli tecrübeliydiler. Alaska yerlileri ise, toprağın alınıp satılan bir şey olabileceği fikrine bile uzak olduklarından, diğer birçok yerli halk gibi gafil avlandılar. Topraklarına kurulan madenlere ise “dönüşüm” dendi.

Juneau yakınlarındaki Douglas Adası’nda yükselen Treadwell Madencilik Kompleksi, bu dönüşümün en çarpıcı simgelerinden biri oldu. Altın bulundu, tesisler kuruldu, makineler getirildi, işçi mahalleleri büyüdü. Dağ delindi, yeraltı boşaltıldı, kıyılar yeniden tarif edildi. Kısa süre içinde Treadwell, yalnızca bir maden değil, modern insanın doğaya karşı kibrinin anıtı haline geldi. Yerliler için “ilerleme”, Juneau ve çevresinde Tlingitlerin yaşadığı, bildiği ve kullandığı toprakların maden ekonomisinin büyümesiyle bir halkın yaşam alanından başka bir dünyanın üretim sahasına çevrilmesi, ardından göçmenlerin, şirketlerin ve yeni hukukun gelmesiyle asıl sahiplerinin kendi toprağında yabancılaştırılması, bu düzene uymayanların cezalandırılıp sessiz kalanların silinmesi ve bütün bu zorbalığın da “medeniyet” ve “ilerleme” diye adlandırılmasından ibarettir.

Doğa, insanın imzaladığı sözleşmeleri tanımaz

Ne var ki insanın kendine duyduğu hayranlık, doğanın umurunda değildir. 21 Nisan 1917’de Treadwell’de yaşanan büyük çöküş, üç madeni bir anda su altında bıraktı. Yıllarca kusursuz sanılan düzen felce uğradı; makineler sustu, tesisler dağıldı, servet üreten sistem toprağın ve suyun tek hamlesiyle çöktü. Çünkü doğa ne ruhsat tanır, ne şirket raporu, ne de yatırım hesabı. İnsan plan yapar; doğa ise bazen tek bir anla bütün hesabı bozar. Bugün Treadwell’den geriye paslı borular, yarı gömülü makineler, taş temeller ve deniz kıyısında hâlâ tuhaf biçimde yükselen o yapı kalmıştır. Uzaktan bakıldığında sanki modern dünyanın metal bir lahdi gibi durur. Bir dönemin özgüveni, paslanmış bir iskelet olarak kıyıda unutulmuştur.

Ama harabenin asıl öğretici yanı metal değildir; çevresindeki hayattır. Çünkü insan eliyle kurulmuş görkemli düzen çürürken, ağaçlar geri dönmüştür. Bitkiler geri dönmüştür. Sessizlik geri dönmüştür. Doğa bunu slogan atadan, nutuk çekmeden, zaferini yıkıntıların üzerinden ilan etmiştir.

Sömürgecilik bitti mi? Yoksa sadece kravat takıp yeni şirketler mi kurdu?

Asıl can sıkıcı soru burada başlıyor. Çünkü bu hikâye yalnızca geçmişe ait değil. Artık kimse başka bir ülkeyi, bir adayı, bir dağı açıktan satın almıyor. Artık bunun dili değişti. Daha steril kelimeler kullanıyoruz: işletme hakkı, ruhsat, imtiyaz, kullanım süresi, yatırım, kamu yararı. Eski sömürgecilerin kabalığını bugünün teknik diliyle cilalıyoruz.

Ama kelimeler ne kadar çağdaşlaşırsa çağdaşlaşsın, mantık çoğu zaman aynı kalıyor. Bir coğrafya, orada yaşayanların hayat alanı olarak değil; çıkarılacak ekonomik potansiyel olarak görülüyor. Şirketler, kendi ülkelerinde yapamayacakları şeyleri başka memleketlerde yapıyor. Dağ yarılıyor, dere kuruyor, kıyı betonlaşıyor, mera bozuluyor, zeytinlik susuyor.

Peki ama kimin kalkınması?

Ülkenin mi? Bölgenin mi? Halkın mı? Doğanın mı? Yoksa yalnızca birkaç büyük şirketin bilançosunun mu? İşin en acı tarafı şu: Karlılık süresi dolduğunda kâr şirkette kalıyor, yıkım memlekette. Bu cümle bize yabancı değil. Fazla yabancı geliyorsa da dönüp memleketin dağlarına, kıyılarına, derelerine biraz dikkatle bakmak yeterli.

Ve belki bütün bu hikâyeden geriye tek bir cümle kalmalı: İnsanlık, yeryüzünü hâlâ yanlış kelimelerle okuyor. Toprağa “kaynak” diyor. Ormana “rezerv alan” diyor. Nehre “potansiyel” diyor. Dağa “maden sahası” diyor. Sonra da kendini akıllı sanıyor. Oysa sadece isim değiştiriyor; hakikati değil.

Bugün geriye dönüp baktığımızda bunu görebiliyoruz. Ama o gün birine, “Osmanlı ile Rusya’nın Kırım’da yaptığı savaş, Alaska yerlilerinin geleceğini değiştirecek,” deseydiniz herhalde size masal anlatıyormuşsunuz gibi bakardı.

Kırım’da patlayan toplar sustu. Çarlar öldü. Sultanlar gitti. Antlaşmalar sarardı. Şirketler kuruldu, büyüdü, battı. Madenler açıldı, kapandı. Treadwell çöktü. Demir paslandı. Beton yoruldu. İnsan kendini efendi sandı. Ama ağaçlar kaldı. Deniz kaldı. Bu yüzden ben bu hikâyede altının değil, ağacın tarafındayım.