Fincandaki çaydan sadece iki yudum almıştı. Kalın bir yastıkla koltuğunda kendine yumuşak bir alan oluşturan Sean, boş bakışlarla televizyonun karşısındaydı. Ara sıra yastığı başının altına çekerek düşüncelere dalıyordu. Beyninin içinde çıkışı olmayan, yanıtsız o kadar çok soru vardı ki üstlendiği görevin sorumluluğu altında ezilirken bir ipucu bulmak mümkün değildi.
Dedektif Arthur Sean, Güney Londra'nın tanınmış polislerinden biriydi. On sekiz yıllık görev hayatında çok sayıda suçluyu ustalıkla yakalamış, kanun önüne çıkarmıştı. Şimdi ise önünde çok daha büyük, ülkesini yakından ilgilendiren bir görev vardı. Westminster Central Hall'da sergilenirken çalınan Jules Rimet Dünya Kupası'nın hırsızlarını bulacaktı.
Takvimler 20 Mart 1966'yı gösterdiğinde, 24 saat koruma altındaki, 37 santimetre yüksekliğinde ve 6 kilogram ağırlığındaki altın kupa, sergilendiği cam kafeste yoktu.
Sean, gözlerini diktiği duvarda sergi salonuna çıkan tüm koridorları ve dışarıya açılan kapıları zihninde canlandırıyordu. Görgü tanıklarının tüm ifadeleri, ezberlenmiş bir şiir gibi beyninde tekrar edip duruyordu.
Toplanan bilgilerde yer alan tek ipucu, kupanın yokluğu fark edilmeden birkaç dakika önce binadan çıkan şüpheli bir adamı işaret ediyordu. İfadelere göre adam, 30 yaşlarında, orta boylu, ince dudaklı, geriye doğru taranmış siyah saçlara sahip biriydi. Birkaç kişi de, "Yüzünde yara izi vardı." diyordu.
Sean, Londra'da yaşayan yüzünde yara izi bulunan insanları düşündü. "Hayır, buna odaklanırsam hırsızı bulamam." dedi. Kafası oldukça karışıktı.
Scotland Yard, hırsızlık olayının üzerinden henüz 24 saat geçmişken en profesyonel dedektiflerini görevlendirmişti. Bu olayı aydınlatmak bir onur meselesiydi. Futbolun beşiği olan İngiltere'de, hem de Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmadan hemen önce dünyaya rezil olmak kabul edilemezdi. Arthur Sean, Scotland Yard'ın güvendiği ve bu soruşturmada öncü dedektifler arasında yer alıyordu.
Kapı iki kez tıklandı, ardından daha kuvvetli bir "tık" sesi duyuldu. Kapıdaki kişi Dedektif Duxter'dı. Kapıyı çalma biçimi, Sean ile arasında bir tür şifreydi. Duvara dalmış gözlerini önce saate çevirdi, ardından yerinden kalkıp kapıya yöneldi ve kilidi açtı.
— Merhaba, Duxter. Bir haber var mı?
— Evet, var. FA (İngiltere Futbol Federasyonu) Başkanı Joe Mears'ın evine bir paket bırakılmış. Muhtemelen hırsızlardan geliyor. Paketin içine kupanın üzerinden koparılmış bir parçayı koyup bir de not iliştirmişler. Notta, 15 bin sterlin fidye istedikleri yazıyor.
— Ne kadar ucuz bir numara.
— Notu yazan kişi kendisini Jackson olarak adlandırmış.
— Takma isim olabilir.
— Muhtemelen öyle. Dahası da var. "Eğer polise ihbar edersen kupayı eritirim." diye de tehdit etmiş.
— Bizim haberimiz olduğuna göre, kupayı eritmeye hazır bekliyor olabilir?
— Bırak şakayı, Sean. Bir başka konu daha var. FA yetkilileri, çalınan kupanın tıpa tıp kopyasının yapılması için gümüş ustası George Bird'e sipariş verdi. Bu konu sır olarak saklanıyor. Biz ise FA Sekreteri Dennis Follows ile kupanın replikasını teslim alıp koruyacağız ve sergilenmesini sağlayacağız.
İki dedektif, Londra'nın nemli sokaklarında ilerleyen arabaların peşi sıra bıraktığı tekerlek izleri üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Sabah yağan yağmurun izleri, camlarda damlacıklar hâlinde duruyordu. Direksiyonda Duxter vardı. Lombard Caddesi ile King William Caddesi'nin kesiştiği noktada trafik yoğunlaştı. Cadde üzerinde ilk sağdan döndüler ve arabayı uygun bir yere park ettiler. Buluşma yerine yürüyerek ilerlediler. Kaldırımdaki su birikintileri berraktı. Siyah boyalı ayakkabılarını ıslatmadan yürümeye çalışıyorlardı.
Telefon kulübesinin yanında, bir kolunda şemsiye asılı, diğer elinde evrak çantası bulunan biri elini kaldırdı. Yaklaştılar, tokalaştılar. Dennis Follows'tu. Beyaz tenli, yuvarlak gözlüklü, zarif bir adamdı. Birlikte caddenin karşısına yürüdüler.
"Konuyla ilgili malumatınız var diye düşünüyorum, Bay Sean." dedi Follows.
— Evet, Sir Follows. Ancak zamanımızı hırsızları bulmak için harcayacağımızı düşünmüştüm.
— Dedektif olduğunuz için hassasiyetinizi anlayabiliyorum. Kupanın kopyası ise bulunduğumuz konumda itibarımızı kurtaracak daha önemli bir konu.
— Çalınan kupadan umudu kestiniz mi yoksa?
Araya giren Duxter, eliyle yaklaştıkları tarihi binayı gösterdi. Demir parmaklıklı kapının üzerinde "Alexander Clarke and Company" yazıyordu. Burası, uzun zamandır FA'ya kupa imal eden şirketti.
Kapıdaki güvenliğe kendilerini tanıtarak binaya girdiler. George Bird, heyecanla konuklarını bekliyordu. Merdivenin başında, bir eli yeleğinin içinde, "Hoş geldiniz," dedi.
"Teşekkür ederiz. Eserinizi merakla görmek istiyorum," dedi Follows.
Atölyeye geçtiler. Bird, büyük ve gri bir kasaya yöneldi. Cebinden çıkardığı anahtarlarla kasayı açtı ve içinden kırmızı kadifeye sarılı kupayı eline aldı. Örtüyü kaldırdığında altın kupa göz kamaştırdı.
Dedektifler ve Follows, kupanın replikasına hayranlıkla baktıkları dakikalarda, FA yetkililerinden biri çenesini tutamayarak The Times gazetesi muhabirine Jules Rimet Kupası'nın çalındığını itiraf etti. Haber, kısa sürede İngiltere sınırlarını aştı. Olay kontrolden çıkmak üzereydi.
FA Başkanı ve Spor Bakanı, olayın gerçek dışı olduğu yönünde açıklamalar yapsa da buna kimse inanmıyordu. Çünkü kupa, çeşitli sebepler gösterilerek sergilenmiyordu. Tüm dünyanın gözü bu skandala çevrilmişti. Şampiyonaya hazırlanan takımlar, futbolcuların form durumları, Kuzey Kore'nin turnuvaya katılma hakkı kazanması, hatta maçların ilk defa televizyondan yayınlanacak olması bile kupanın nerede olduğu sorusunun gölgesinde kalmıştı. Artık herkesin konuştuğu tek konu, kayıp kupaydı. Skandalın etki alanının giderek yayılması, hırsızları da harekete geçirdi.
Joe Mears, sabah ofisinde öfkeli tavırlarla günlük gazetelerin manşetlerini okuyor, her incelediği gazeteyi masanın diğer ucuna fırlatıyordu. Telefonun ziliyle irkildi. Merakla açtı.
"Alo!"
Kısa bir sessizliğin ardından gizemli ses konuştu:
"Çok kısa konuşacağım. Mektubumu aldın. Ne kadar ciddi olduğumuzu anlamışsındır. Değiş tokuş yapacağız. Polise haber verirsen sonuçlarına katlanırsınız."
Joe Mears, buluşma yerini öğrendikten sonra Scotland Yard'a bilgi verdi.
Buluşma, akşam gün kararmadan, Chichester Chip Su Kanalı'nın bulunduğu parkta olacaktı. Güney Londra'da, şehir merkezine bir saat mesafede bulunan ormanlık bir bölgeydi burası. Joe Mears son anda görüşme yerine gelmekten vazgeçti. Dedektif Sean ve Duxter, FA yetkilisi kılığında buluşma yerine geldiler. Sean'ın elinde büyükçe bir çanta vardı. İçinde, gerçeğinden ayırt edilemeyecek kadar benzer sahte 15 bin sterlin bulunuyordu.
Bir süre sonra uzun pardösülü, iri çeneli, seyrek bıyıklı bir adam yaklaştı. Başında, tarif edildiği gibi ekose desenli bir şapka vardı.
Duxter,
"Bay Jackson olmalısınız. Bizler FA adına buradayız."
"Evet, benim. Ama ben Joe Mears ile görüşeceğim."
"FA Başkanımızın bu görüşmeye bizzat katılması, polis tarafından takip edildiğinden planı bozabilirdi. Bizler, olayın sessiz sedasız çözülmesinden yanayız. Paranız da hazır."
Ne var ki Jackson kupayı yanında getirmemişti. Kendisini Jackson olarak tanıtan kişi, görgü tanıklarının belirttiği eşgale hiç benzemiyordu.
Jackson,
"Kupa buraya yakın bir yerde. Birlikte arabayla gideceğiz. Parayı burada sayamayız." dedi.
Duxter, "Gidelim o zaman." diyerek arabaya doğru yöneldi.
Jackson, kendisini karşılayan kişilerin kendinden emin tavırlarından şüphe duydu. Direksiyonda Duxter, yanında Jackson ve arka koltukta çantaya sıkı sıkıya sarılmış Sean oturuyordu. Otomobil hareket etti. Jackson yolu tarif ediyordu. Duxter sorular sorarak onu lafa tuttu. Ana yola çıkıldı ve belli bir hızın altındaydılar.
Jackson'ın gözleri sık sık dikiz aynasındaydı. Bir anlığına da olsa Sean ile göz göze geldiler. Otomobil, önde ilerleyen kamyonet sayesinde iyice yavaşladı. Jackson dikiz aynasına uzun uzun baktı. Birden öfkelenerek, "Beni kandırdınız, polis peşimizde!" diyerek kapıyı açtı ve sendeleyerek kendisini dışarı attı.
Kaçmaya çalışan hırsızın peşinden Sean da fırladı. Nefes nefese bir kovalamaca başladı. Dedektif Sean, gençliğinde atletizmde dereceler kazanmış bir polisti. Jackson, ormanlık alana yöneldi; izini kaybettirmeyi düşündü. Ancak Sean çok yakındı. Çeşitli manevralarla arayı açmaya çalışan Jackson çamura bastı ve ayağı kaydı. Bunu fırsat bilen Sean üzerine atlayarak pantolonundan yakaladı. Beraber yerde yuvarlandılar. Sean hızla kalkarak ellerini arkada bağladı, onu yere yatırıp diziyle bastırdı. Duxter da nefes nefese kalarak yanlarına geldi.
— Çok iyi oldu dostum, tebrikler. Bize de spor oldu.
— Haydi gel, kelepçeyi takalım, dedi Sean.
Kennington Polis Karakolu'nun yolunu tuttular. Basına haber verilmedi. Scotland Yard seferber oldu. Gizli yürütülecek sorgu için hazırdılar. Karakolda üst düzey polislerle tüm belge ve tutanaklar gözden geçirildi.
Sorgu odasında şüpheli, elleri masada, bir ayağından sandalyeye kelepçeli şekilde oturuyordu. Masanın diğer tarafında dedektifler Sean ve Duxter yerlerini almıştı. Komiser McPhee de sorguyu kayıt altına almakla görevliydi.
Sorgu uzun sürdü. Jackson'ın aslında Edward Bertchley adında, küçük hırsızlıklardan sabıkalı biri olduğu anlaşıldı. Sorgunun başlamasından itibaren, "Kupayı ben çalmadım." diyerek inkâra kalkışan Bertchley, "Ben sadece aracıyım, kupayı esas Polonyalı Pole adında biri çaldı. Beni de sizinle görüşmeye gönderdi." dedi.
Soruşturmada bambaşka bir kapı açılmıştı. Bertchley, "Bu iş için Pole’ün kendisine 500 sterlin teklif ettiğini, paranın bir kısmını da aldığımı." belirtti.
Sean, "Pole denen bu adamın yüzünde yara izi var mı?" diye sordu.
"Evet." yanıtını aldı.
Pole, eşgale uyan kişiydi. Ancak dedektiflerin elinde ne hırsız vardı ne de kupa. Başladıkları yere dönmenin kızgınlığını yaşıyorlardı.
Sean gerçek hırsızı bulmaya kararlıydı. Ertesi güne kadar bekledi. Gece, evinin odasında büyük bir sessizlik hâkimdi. Duvardaki saatin rutinleşmiş sesi, odaklandığı düşünceleri engelleyemeyecek kadar sıradandı. Adeta gözleri açık uyudu Sean. Yine de sabahın ilk saatlerinde evinden dışarı çıktığında oldukça dinçti. Polonyalı göçmenlerin uğradığı mekânları gezdi. Bir tanesinde kahvaltı yaptı, bir başkasında çay içti.
Aynı gün Duxter, arabasında iki polis memuruyla birlikte bisikletini süren George Bird'i takip ediyordu. Ona verilen görev gereği koruma kalkanı oluşturmuşlardı. FA yönetimi tarafından yaptırılan Jules Rimet Kupası'nın replikası, her gün Alexander Clarke Şirketi'nin kasasından alınıp sergileneceği yere götürülüyor, akşam ise tekrar kasaya getiriliyordu. George Bird, kupayı bizzat kendisi, bisikletinin sepetinde, üzerine bir bez örtü örterek taşıyordu.
Elbette, hiç kimse kupanın bu kadar sıra dışı bir yerde bulunabileceğini düşünmedi ve başkentin sokaklarında pedal çevirirken bu kadar göz önünde ama güvende olduğu kimsenin aklına gelmedi.
Akşam olmak üzere, koyu bulutlar Londra'nın üzerinde, Sean'ın duyguları gibi karanlık bir kubbe oluşturdu. Haringey'de bir bara geldi Sean. Emekli olmuş posta memuru arkadaşını arıyordu. Barda oturduğunu söylediler, yanına gitti.
"Merhaba Kiepuszewski, nasılsın?" dedi Sean.
-Hoş geldin, uzun zaman oldu sevgili dostum.
-Sana eşlik edebilirim.
Bir kadeh votka hazırladı barmen. Sean;
-Bilirsin, sen güvendiğim birisin... Şu sıralar kafamı kurcalayan bazı sorular var.
-Ne gibi?
-Çok büyük bir hırsızlık olayı yaşandı. Şüphelilerin başında Pole adında bir Polonyalı var.
-Takma isim kullanıyor kesinlikle. Pole adında bir Polonyalı olamaz ve tanımıyorum.
-Muhtemelen öyle... Bana yardımcı ol.
-Daha başka detay var mı? Biliyorsun ki II. Dünya Savaşı sırasında her 10 Polonyalıdan biri İngiltere'ye göç etti. Burada iş kurdu, kök saldı. Bu kadar Polonyalı arasında bulmak zorlaşıyor.
-Biliyorum Kiepuszewski. Siz de bu kaderi yaşayan bir aileydiniz. Sana şöyle tarif edeyim o zaman. Bu kişi 30'lu yaşlarda, ince dudaklı, siyah saçlı ve yüzünde yara olan biri. Elmacık kemiğinin üzerinde tek ve derin bir çizgi...
-İlgileneceğim Sean, mutlaka araştıracağım. Benden haber bekle.
-Tamam dostum, dedi Sean ve kadehini arkadaşına kaldırdı.
Son yudumlarını içtiler. Pardösüsünü giyen Sean, bardan ayrılıp evinin yolunu tuttu.
Dedektif Sean, günlerdir çektiği uykusuzluğa dayanamadı. Karakol binasının üçüncü katındaki ofisinde başını geriye doğru duvara yaslamış, şapkasıyla yüzünü örtmüş, göz kapaklarına söz geçirememişti. Yorgunluğu sadece bedeninde değildi; şakaklarında damarları belirgindi. Telefonun ziliyle irkildi, şapkası yere düştü. Sersem hâlde ahizeyi kaldırdı. Tanıdık bir ses:
"Alo, ben Kiepuszewski." dedi.
Heyecanlandı Sean.
— Güzel bir haber vereceğini umut ediyorum.
— Bir iyi, bir kötü haberim var dostum. Adamı buldum. Tahmin ettiğimiz gibi adamın adı Pole değil, Makowski. Evini de buldum. Kötü haber şu ki, komşularından öğrendiğim kadarıyla dün akşam bir elinde bavul, diğer elinde ağır bir cismin olduğu bir poşetle evinden çıkmış. Şu saate kadar da evinin çevresindeyim. Ortalıkta yok.
— Kahretsin, kesin elimizden kaçırdık. Takip edildiğini anladı.
— İstersen biraz daha bekleyeyim, dedi mahcup bir tonla.
— Teşekkür ederim dostum, oraya geleceğim.
Kendisine kızıyordu Sean. Çarktan düştüğünü hissetti. Emekli olmalıydı belki de.
Olayın üzerinden çok geçmemişti. Kennington Karakolu'na bir ihbar telefonu geldi. Arayan kişi, David Corbett adında bir vatandaştı. Bütün ülke bu telefonla ayağa kalkacaktı. Güvenli bir şekilde karakola getirilen Corbett'in elinde irice bir poşet, içinde de gazeteye sarılı hâlde Jules Rimet Kupası vardı. İlk etapta polis, Corbett'ten şüphelendi. Sevimli bir köpeği olan, sade bir hayat yaşayan bu dürüst insan uzun uzun sorguya alındı. Köpeğini de bir odaya alıp önüne mama koydu polisler. O kadar akıllı tavırları vardı ki karakolun ilgi odağı oldu.
Corbette, "Parkta yürüyüş yaptığım esnada köpeğim Pickles'i çimlerde oynaması için bıraktım. Ben de onu izliyordum. Oradan oraya koşuyor, eğleniyordu. Bir an görüş mesafemden kayboldu ve çalıların arasına girdi. Ben de kedi veya fare gibi bir hayvanla oynuyor sandım. Ancak ağzında bir poşetle yanıma geldi. İçini açıp baktığımda gözlerime inanamadım. Kupa ellerimdeydi." diyerek ifade verdi.
FA yetkilileri karakola gelerek kupayı kontrol etti ve tutanakla teslim aldı. Karakolun önüne toplanan gazeteciler arka arkaya deklanşöre basıyor, flaşlar patlıyordu. FA Sekreteri Dennis Follows, konuyla ilgili gazetecilere açıklamada bulunurken, kupayı teslim eden Corbette kucağında Pickles ile pozlar verdi.
Bu sevimli köpek birdenbire İngiltere'nin kahramanı oldu. Bütün basın Pickles'le yatıp kalkıyordu. İş adamları mamalar ve oyuncaklar hediye ediyor, ilerleyen günlerde reklam filmlerinde oynuyordu. Sahibi bu durumdan çok memnundu. Pickles o kadar ünlendi ki, 1966 Dünya Kupası'nın maskotu Aslan Willie bile bu ilginin gölgesinde kaldı. Kupanın gerçek maskotu Pickles'ti ve uluslararası üne kavuştu.
Bütün bunlar yaşanırken Dünya Kupası haziran ayında başladı.
Televizyondaki cızırtıyı düzeltti, pencereyi ardına kadar açarak her zamanki koltuğuna oturdu Sean. Tüm ülke gibi o da ekran başındaydı. Koyu renk formayla sahaya çıkanların Almanlar olduğunu düşündü ilk bakışta. Ama İngiltere, beyaz altına lacivert olan klasik formasını giymemişti.
Maç başladı ama aklı, aylardır beynini kemiren düşüncelerle doluydu. Canı sıkkındı, mesleğinden soğumuştu. "Ah Makowski, seni evinde kupayla enselemek vardı." diyordu devamlı. Scotland Yard'ın en güvendiği dedektiflerden biriydi. Suçluyu yakalamaya çok yaklaşmıştı. Beceriksizliğine sövüyor, saygınlığını kaybettiğine inanıyordu.
Önce Almanlar golü buldu. Üzüntüsü daha da arttı. Neyse ki İngiltere, Hurst ile golü attı. "İyi bari, hâlâ umut var." dedi. İlk yarı 1-1 sona erdi.
Maçın devre arasında yerinden kalkmadı. Reklam filmi başladı. Sean iyice koltuğuna gömülmüştü. Televizyonda Pickles vardı. Kuyruğunu sallıyor, "Hav!" diyordu.
"Yılın köpeği Pickles de tercihini yaptı. Spillers mamaları, tüm sevimli dostlarımızın ağzına layık. Kahramanların maması Spillers..."
Yerinden kalktı, televizyonu kapattı. Pencereden dışarıya uzun uzun baktı Sean. On sekiz yıllık polislik mesleğinde, nice zorlu görevlerde yaptığı kahramanlıkları düşündü.
"Çok yaklaşmıştın, hem de çok, kahraman Dedektif Arthur Sean." diye mırıldandı.