"Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe". Georgi Gospodinov'un "Bahçıvan ve Ölüm" romanı bu sarsıcı cümlelerle başlıyor. Yaşamının uzun yıllarını bahçesine adamış babasının ölüm sürecini anlatıyor yazar. Yeri doldurulamaz bir kaybın hissettirdiklerini, sarsıcı, yalın, içten bir dille aktarırken hayat ve ölümü, sevgiyi ve yası, varoluşumuzu, her şeye rağmen yola devam edişimizi derin bir kavrayışla düşündürüyor okura.
Roman vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kaybı yaşayan kişinin kendisine yönelik bir hafıza yolculuğu. ''Benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya yönelik, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraş''.
''Bahçıvan ve Ölüm'', Bulgar yazar Georgi Gospodinov'a 2023 Uluslararası Booker Ödülü'nü kazandırmış bir roman. Uzun zamandır ölüme bu kadar içtenlikle yaklaşan bir hikaye okumamıştım. Hatta ölümü adeta doğum kadar kutsanacak bir anlatıya dönüştüren bir yazarla da tanışmamıştım. Ancak bu hikayede doğum karşısında hissedilen umut ve heyecan yerini, gidenin dünyadaki varoluşuna saygı ve minnet hislerine bırakıyor.
''Ölüm'' diyor yazar, ''Bir dil meselesidir aynı zamanda. 'Öldü' kelimesi kısa ve vurucudur. Son nefesin 'd'si ve feryat dolu o son 'ü' hayatın alfabesindeki son harflerdir. Son seslinin üzerine düşen vurgu, ki o artık sesli bile değildir, son çiviyi çakar ve umuda yer bırakmaz''.
İki yıl önce, babamı bir yoğun bakım yatağında bırakırken, adını koyamadığım o hisse tercüman olan satırlar. Babamı hatırlatan öyle çok şey var ki bu hikayede. Bahçesi, bahçıvanlığı, yerini yurdunu, ekip diktikleriyle yarattığı o küçük dünyada, bahçesinde bulduğu huzuru, bitkilerle, ağaçlarla dostluğunu hatırlıyorum. İstanbul'a, bana kalmaya geldiklerinde aklında hep bahçesi olurdu. Mart ayı gelmeden, yola çıkmak isterdi. Bir an evvel bahçesine kavuşmaktan başka bir şey düşünmezdi. Bahçeyi bahara hazırlamak için yapılacaklar listesi vardı aklında. Dönüş biletini bir kaç gün geciktirme teklifime hiç yanaşmazdı. ''Varsa yoksa bahçesi'' derdi annem.
Babam, 25 yıldır yaşadığı ve çok sevdiği Dikili'de yatıyor şimdi. Iki yıldır gelen baharı göremiyor. Biz, onun terk ettiği dünyada yaşamaya devam ederken savaşlar çıkıyor, kadınlar katlediliyor, çocuklar bombalar altında can veriyor. Bizimle vedalaşırken bıraktığı dünya daha zor, daha acımasız. Babamın sevmeyeceği bir dünya.
Hayattayken her fırsatta Dikili'nin cennet gibi bir yer olduğunu söyler, akranlarını, arkadaşlarını Dikili'ye yerleşmek için teşvik ederdi. Hatta bir çok kereler ''Dikili yaşamak için değil ölmek için en güzel yer'' dediğini hatırlıyorum. Yerel bir gazetede yazdığı köşe yazılarından birini bu konuya ayırmışlığı bile var. Dilediği gibi de oldu. Çok sevdiği Dikili'de bir zamanlar üzerinde dolaştığı, çiçekler, ağaçlar diktiği toprakların altında uyuyor. Böceklerle, karıncalarla, kuşlarla, yerli yersiz çıkan otlarla bile dost olduğunu hayal etmek istiyorum.
Tam da ''Bahçıvan ve Ölüm'ün şiirsel diline kaptırmışken birkaç gün önce sosyal medyada rastladığım bir dizi fotoğraf iç huzurumu birdenbire sarsıyor. Babamın huzurla uyuduğunu hayal ettiğim Dikili Kabristanı'ndan iç karartıcı fotoğraflara bakıyorum. Sanki vandalizm kurbanı olmuşçasına ulu ağaçların altındaki mezarlar yıkılmış, taşları tahrip olmuş. İçimi korkunç bir sıkıntı kaplıyor. Telefona sarılıyorum, bu görüntüler gerçek olmamalı. Orada insanlar son uykularında, bu nasıl olur?
Dikili'de yaşayan, ilçenin sorunlarıyla ilgilenen, idealist, eylemci bir dostumuzu arıyorum. Dikili Belediyesi'ne ait kabristanda bazı ağaçların kesildiğini, kesim sırasında yapılan hatalar nedeniyle bazı mezarların tahrip olduğunu anlatıyor. Mezarlıkta ağaç neden kesilir, bu kesimi yapanlar kim, denetimsiz, baştan savma iş yapılır mı diye düşünürken, babamın bir yıl önce yaptırdığımız mezarına bir şey oldu mu acaba diye dehşete kapılıyorum. Hızlıca fotoğrafları tarıyorum. Uzaktan çekilmiş bir fotoğrafta babamın adı ve mezar taşında yazan ''İncinsen de incitme'' cümlesini okuyorum. ''Oh'' diyorum, ona bir şey olmamış. Peki ya diğerleri?
Derken bir yerel haber sitesinde şu satırlar düşüyor önüme;
''İzmir’in Dikili ilçesinde bulunan kabristanda gerçekleştirilen ağaç kesimi çalışmasının ardından bazı mezarların zarar gördüğü iddia edildi. İddialar, Dikili Belediyesi Meclis Üyesi Abdullah Özüdoğru tarafından yapılan açıklamayla gündeme geldi.
Açıklamada, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “tehlike oluşturduğu” belirtilen ağaçların kesilmesi amacıyla yürütülen çalışmanın ardından çevredeki mezar ve mezar taşlarında hasar oluştuğu öne sürüldü. Söz konusu çalışmanın kontrolsüz şekilde gerçekleştirildiği iddiasına yer verildi.
Hasar iddiası ve inceleme çağrısı
Mezarlık alanında yapılan çalışmada kesilen ağaçların kök yapılarının incelendiği ve bu ağaçların tehlike oluşturup oluşturmadığının tartışma konusu olduğu ifade edildi. Açıklamada, uygulamanın amacı ve yöntemiyle ilgili değerlendirme yapılması gerektiği belirtildi.
İddialara göre, çalışma sırasında mezar taşlarının zarar gördüğü ve bu durumun vatandaşlar arasında rahatsızlığa neden olduğu dile getirildi. Mezarlıkta yakınları bulunan kişilerin yaşanan durumla ilgili açıklama beklediği ifade edildi''.
Bugün 31 Mart. Bahçelere bahar geliyor artık. Babam iki yıldır yok. Şimdilerde yattığı bahçeye çok sert bir kış gelmiş adeta. Olayın üzerinden yaklaşık üç gün geçti. Herhangi bir açıklama yok. İzmir Büyükşehir Belediyesi hemşehri iletişim merkezinden sosyal medyadaki haberlerin altına yazılan kuru birkaç satır sadece. ''Mezarlıkta herhangi bir kontrolsüz kesim söz konusu değildir. Fırtına nedeni ile devrilerek mezarlara zarar veren ağaçlar tarafımızca alandan kaldırılmakta olup, devrilme riski bulunan ağaçlar için de gerekli önlemler alınarak budama çalışmaları devam etmektedir''.
Babam, acaba o çok sevdiği Dikili toprağında rahat uyuyor mudur?
Merak ediyorum Sayın İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri ve bir kabristana sahip çıkamayan Dikili Belediyesi; acaba ''Dikili'de ölmek bile güzel'' diyen, o karıncalarla dost adama verecek bir yanıtınız var mı?
''Bahçenin ortasında duruyorum. Artık bahar. Tuhaf diye düşünüyorum. Babam yok ama bahar geldi. Güllere, güller sahibiniz yok ama siz açmaya devam edin dedim mi? Kiraz ağaçlarına, babam yok ama üzülmeyin. Gücünüz yettiğince çiçek açıp meyve verin dedim mi?''.