İran’a görmeden önce çoğumuzun zihninde hazır bir sahne var: kurallar, yasaklar, siyah çarşaflar, sert yüzler, ağır bir rejim gölgesi… Oysa İran, kendini böyle tek bir sahneye sıkıştıranları ilk fırsatta mahcup eden bir ülke. Hele bir de Türkiye’den gidiyorsanız, bu coğrafyaya dışarıdan biri gibi değil de eski ve karmaşık bir akrabalığın içinden bakarak görmeye başlıyorsunuz.
Zaten Türklerle İran’ın hikâyesi yeni değil. 11. yüzyıldan itibaren İran coğrafyasında Türk hanedanlarının etkisindeydi; Selçuklu dönemi İran sanatında ve şehir hayatında kalıcı izler bıraktı. Safevi Devleti, 1501’de Şah İsmail tarafından kurulan, İran’da On İki İmam Şiiliğini resmî mezhep haline getirerek ülkenin siyasî ve dinî kimliğini derinden biçimlendiren güçlü bir Türk-İran imparatorluğuydu. Kaçar Hanedanı ise, 1794’ten 1925’e kadar İran’ı yöneten, Tahran’ı başkent olarak pekiştiren ama aynı zamanda Rusya ve İngiltere baskısı altında modernleşme ile çözülme arasında sıkışan Türk kökenli bir hanedandı. Yani İran tarihi dümdüz bir “Pers çizgisi” değil; içinde güçlü bir Türk etkisi taşıyan katmanlı bir medeniyet hikâyesidir.
Bu yüzden ben bu yazıda özellikle “turist” ya da “gezgin” demedim; misafir dedim. Gecenin dördünde Tahran Havaalanı’nda ellerinde çiçeklerle beni karşılayan arkadaşlarım, sokakta yol sormaya kalktığınızda insanların yarısı gerçekten yardım etmek için seferber olması, kalan yarısı da “Benim atam Türk’tür, gelin size bir çay ikram edeyim” deyip gösterdiği yakınlık... Türkiye’den giden biri prada bir yabancı değil misafir gibi görülüyor, İran’a vardığınız anda bana hissettirilen şey tam bu.
Tahran: Dağın eteğinde duran ağır başkent
Kaçar hanedanı tarafından iki yüzyıldan uzun süre önce başkent yapılmış Tahran’ın hem coğrafyası hem ruhu sert: Kuzeyde Elbruz dağların serin ve vakur gölgesi, güneyde ise beton, trafik ve bitmeyen bir hareket var. bakıldığında dışa kapalı sanılan bu şehir, içeriden bakıldığında tek bir görüntüler her köşe başında değişiyor, Sokakta kadınların bir kısmında başörtüsü artık neredeyse sembolik bir parçaya dönüşmüş durumda; bir kısmı daha sıkı örtünüyor, bir kısmı siyah çarşaf giyiyor. Ama o çarşafların altında bile bakımlı yüzler, tam makyajlı kadınlar var. İran’da kadınların üniversite düzeyindeki eğitime katılımı oldukça yüksektir; 2022 verilerine göre kadınlar bu oran %59’dur. Yani erkeklerden daha fazla.
Tahran’daki İran Ulusal Müzesi, Elam’dan Medlere, Perslerden Sasani çağına uzanan eski bir dünyanın hafızasını; çivi yazılı tabletlerden heykellere kadar sayısız eserle bugüne taşır. Şehrin ortasında yükselen Gülistan Sarayı ise, eski Pers zanaat ve mimarisini Batı etkileriyle birleştiren Türk kökenli Kaçar Hanedanı’nın en görkemli mirası olarak modern İran’ın doğuşuna tanıklık eder. Böylece Tahran, geçmişle geleceğin kendi ufkunda buluştuğu bir şehir olarak belirir.
Kerec: Duvarların ardındaki özel hayat
Tahran’dan batıya açıldığınızda Kerec çıkıyor karşınıza. Bugün Tahran’ın büyük bir uzantısı, büyük bir banliyösü gibi görülse de aslında uzun süre Elburz eteklerinde bir yazlık sayfiye havası taşıyan bir yer olarak biliniyordu. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar daha çok yazlık bir durak olarak tanınan Kerec, zamanla büyüyüp sanayi ve yerleşim merkezi hâline geldi. Benim zihnimdeyse Kerec, yüksek duvarların ardında insanların kendilerine özel bir hayat alanı kurduğu şehir olarak kaldı. Denizi olmayan bir sayfiye yeri gibi. Kamusal alan daraldıkça, mahrem alan genişliyor sanki. İnsanlar Tahran yakınlarında bir şehirde, duvarların arkasında nefes alacak küçük bir özgürlük cepleri açmış gibiler.
Başka bir özgürlük alanı dağlar… Şehir hayatının kuralları arttıkça, insanlar nefes almak için dağlara yöneliyor. Dağlar yalnızca kayakçıların ya da dağcıların yeri değil; ailelerin, arkadaş gruplarının, yürüyüşe çıkan kalabalıkların da kaçış alanı. İranlı dostlarımın anlattığına göre insanlar buralarda biraz daha rahat davranabildiklerini hissediyorlar. Bu yüzden yürüyüş kültürü ve dağcılık da güçlü. Belki de baskının olduğu yerde yükseklik cazip geliyor; insan özgürlüğü nerede bulursa oraya tırmanıyor yani…
Kum: İnancın ağırlığı, çininin ve ipeğin zarafeti
Kuzeyden güneye inişte sonraki büyük eşik Kum Şehri. Burası hem coğrafi hem ruhsal olarak başka bir iklim hakim. Kum, 8. yüzyıldan itibaren Şiiliğin önemli merkezlerinden biri hâline gelmiş. 816 yılında İmam Rıza’nın kız kardeşi Fâtıma Masume burada defnedilmiş, 17. yüzyılda Safeviler onun mezarı üzerine altın kubbeli bir türbe yaptırınca şehir büyük bir ziyaret merkezine dönüşmüş. Bugün de ülkenin en büyük dinî eğitim merkezlerinden biri burada. Bu yüzden Kum’un daha muhafazakâr havası şaşırtıcı değil. Sokakta daha fazla siyah çarşaf görüyorsunuz; kılık kıyafet ve davranışlara konusunda dikkatli olmamız gerektiği de özellikle arkadaşlarım tarafından hatırlatılıyor. Ama bunu oranın kendi bağlamı içinde düşünmek gerekiyor. Bugün İstanbul’da büyük bir camiye girerken nasıl bir özen beklerseniz, Kum da kutsal alanlarda ziyaretçisinden benzer bir farkındalık bekliyor.
Kaşan: Kahverenginin içinden çıkan su, çini ve hafıza
Dini merkez Kum’dan sonra yol sizi Kaşan’a indiriyor. Ve burada İran, sanki en eski seslerinden biriyle konuşmaya başlıyor. Eski yerleşim dokusu, kahverengi duvarları ve toprak tonlarıyla şehir önce insana suskun bir çöl yerleşimi gibi görünüyor; sonra bir anda suların aktığı bahçeler beliriyor.
İşte o an, Pers medeniyetinin doğaya, düzene, serinliğe ve güzelliğe verdiği önem somutlaşıyor. Pers bahçesi geleneği, (MÖ 600-530) Büyük Kyros dönemine kadar uzanan, suyu hem hayat hem estetik unsuru olarak kullanan bir anlayışı temsil ediyor. Kaşan’daki Fin Bahçesi de bu geleneğin en güzel örneklerinden biri. Çölün ortasında suyla kurulmuş bu denge, neredeyse cenneti yeryüzünde kurma isteği gibi.
Kaşan aynı zamanda yüzyıllar boyunca İran seramiğinin ve çini sanatının en parlak merkezlerinden biri olmuş. Burada üretilen süslü seramikler ve sırlı çiniler Yakındoğu’ya kadar yayılmış; “kâşi” kelimesinin yer yer doğrudan çini anlamında kullanılması da bundan. Kaşan’ın çamuru, bin yıllar boyunca bir medeniyetin hafızasını yoğurmuş.
Natanz: Sessiz ova
Kaşan ile İsfahan arasında Natanz’dan geçerken insan tuhaf bir duyguya kapılıyor. Çünkü bu isim bugün çoğu kişi için önce nükleer tesisleri çağrıştırıyor. Ama yol üstünde gördüğünüz manzara, çoğu zaman suskun bir ova, boşluk ve sıradanlık gibi. “Hani o meşhur tesisler?” diye sordum. İranlı arkadaşlarınız omuz silkerek “Bir yerlerde ama onu bizim de görmemiz lazım” diyor. İran kendi nükleer gücünden gündelik hayatta kullandığı pek çok ürünü kendi üretiyor. Ablukada ayakta kalmanın inatçılığı onları pek çok konuda kendine yetebilme zorunluluğuyla kamçılamış gibi.
İsfahan: İran’ın kendini en güzel anlattığı şehir
İran burada gerçekten başka bir dile geçiyor. Şehir, özellikle Safevi döneminde Şah Abbas tarafından yeniden şekillendirilmiş; bunun en büyük sahnesi de bugün Nakş-ı Cihan Meydanı. Nakş-ı Cihan, “dünyanın nakşı”, yani dünyayı yansıtan, dünyanın güzelliğini üstünde toplayan yer demek. 17. yüzyılın başında kurulan bu meydan, anıtsal yapılarla kuşatılmış durumda. Burası, Safevi İranı’nın medeniyet kurma iddiası mimaride, çinide vücut bulmuş hâli.
Bunların hepsi birlikte İran’ın neden “dünya içinde bir dünya” gibi göründüğünü anlatıyor. Üstelik İsfahan bu ihtişamı yalnızca geçmişte bırakmış değil. Şehir bugün hâlâ halıcılık, metal işçiliği, ahşap işleri, seramik, resim ve çeşitli kakma sanatlarıyla yaşayan büyük bir el sanatları merkezi; kentte 167 farklı zanaat dalında uzman ustalar çalışıyor. Yani burada geçmiş cam fanusta korunmuyor; çalışıyor, üretiyor, satılıyor, kullanılıyor.
İran bana hem tanıdık hem yabancı geldi. Tanıdıktı; çünkü insan zaman zaman Türklerle İranlıların tarih boyunca birbirine ne kadar değdiğini hissediyor. Yabancıydı; çünkü İran, kendi dilini, kültürünü ve iç sesini inatla koruyan bir ülke. Bunu sadece tarihinde değil, çinilerinde, bahçelerinde, şehir düzeninde ve gündelik hayatın küçük ayrıntılarında da gördüm. Bir yandan geçmişini taşıyor, bir yandan da modern dünyadan kopmamak için kendi imkânlarıyla ayakta kalmaya çalışıyor.
Beni en çok etkileyen şey ise İranlıların yönetime değil, daha derin bir şeye; topraklarına, hafızalarına ve vatan duygusuna bağlı olmalarıydı. Bunu en çok akşam sofralarında, uzayan sohbetlerde, canlı müziğin ardından hem Farsça hem Türkçe marşlara eller göğüste eşlik edilirken hissettim. O anlarda İran bana donmuş bir müze gibi değil; yaralı, çelişkili, sert ama hâlâ canlı bir medeniyet gibi göründü. Bugün İran’ı düşündüğümde, aklımda hâlâ kendi hafızasıyla konuşan insanların ülkesi kalıyor.