Bedava değilmiş

Dünya Kupası Öyküleri 6

Buram buram asfalt kokan sokağın kaldırımında, beş metre arayla yer alan ağaçlar, semtin nefes aldıran yeşillikleriydi. Bakkalın önündeki dut ağacının gölgesi, kararmış bir tabakaydı ve üzerinde de tek tük dalından düşmüş dutlar duruyordu. Gün içerisinde üzerine basılmazsa, kargalar için önemli bir besin kaynağıydı. Bazen de kargalar, sıcaktan mıdır bilinmez, bazı dutları karıncalara cömertçe hediye ederdi. Anneleri kızmasın diye, dut ağacından uzaktaki başka bir gölgede oturmuşlardı Serkan ile Orçun. Kaç defa dut lekesiyle eve girdikleri için azar işitmişlerdi. Okullar kapanmıştı. Günün bu sıcak saatleri, herkesin bir gölgeye çekilmesiyle sakindi. Onlar ise dün akşam oynanan maçları konuşuyordu.

— Çekoslovaklar iyi direndi ama Batı Almanya şanslıydı. Penaltıdan da olsa attılar golü, dedi Orçun.

— Federal Almanya değil mi onun adı? Gazetenin verdiği rehberde öyle diyor.

— İyi ama televizyonda spiker, "Batı Almanya," diyordu.

Konuşmalara kulak misafiri olan, bakkal önü muhabbetlerinin müdavimi Raif Amca lafa karıştı:

— Çocuklar, doğusu batısı mı kaldı artık Almanya'nın? Yakında birleşirler. Onlar birleşir, Çekoslovakya ayrılır. Rahat duramıyorlar.

Dikkatle dinleyip hiçbir şey anlamayan çocuklar, kendi aralarındaki konuya geri döndü.

— Ya İngiltere-Kamerun maçına ne demeli? dedi Serkan.

— He ya! Ben bile Kamerun'u tuttum. İngiltere 1-0 öndeyken ikinci yarıda Kunde ve Ekeke arka arkaya golleri atınca, "Tamam," dedim.

Serkan araya girdi:

— Ama hakem İngiltere'ye penaltı verdi. Yetmezmiş gibi uzatmada bir penaltı daha. Lineker acımadı tabii.

— Sence penaltı mıydı?

— İki penaltı da doğruydu kardeşim. Kamerunlularda ayar yok ki. Paldır küldür dalıyorlar.

Dayanamayıp yine lafa karıştı Raif Amca:

— Dünyayı sömürenlerdir onlar, futbolu da onlar icat etti. Sizce Kamerun'un kazanması mümkün müydü? Tabii ki emperyalist İngiltere... Ne yaptı ne etti, kazandı çocuklar.

— Teşekkür ederiz, Raif Amca.

— Her zaman sorgulayın çocuklar...

Hiç elinden düşürmediği Cumhuriyet gazetesini silindir şeklinde katlayarak koltuk altına sıkıştırdı.

— Hadi bana müsaade, bu kadar dinlenmek yeter, dedi ve ağır adımlarla evinin yolunu tuttu.

Ayağa kalkan Serkan ve Orçun, şortlarının tozunu elleriyle vurarak temizlediler. Serkan dut ağacına uzandı, parmak ucunda yükseldi ama koparamadı. Orçun, kalın ağaç gövdesini sallamaya çalıştı ama özgürlüğüne kavuşan bir dut bile olmadı. Serkan ince bir dalı ucundan yakaladı ve salladı. Yere sırasıyla iki dut düştü. Düşer düşmez de yerdekileri alıp bir tanesini ağzına attı, diğerini Orçun'a uzattı.

— Yenir mi oğlum, yere düşen şey? dedi Orçun.

— Neden yenmesin? Mikropların dutu ele geçirmesi 10 saniye sürüyormuş. Hemen alıp yersen bir şey olmaz.

— Şehir efsanesi o dediğin. Sen ye, ben yemem.

"Sen bilirsin." diyerek diğerini de ağzına attı Serkan. Konuşmasına devam etti:

— Çıkartma albümün ne durumda, ne kadarı tamamlandı?

— Çok var daha. Sadece Avusturya ile Kolombiya'yı tamamlayabildim.

— Fazlalıkların arasında Kolombiya'dan Valderrama var mı?

— Bende yok maalesef. "Sarı Gullit" diyorum ben ona.

Serkan bu benzetmeye çok güldü.

— Sarı Gullit mi? Hiç güleceğim yoktu. Hakikaten ya, Gullit'in sarı hâli.

— Evden albümleri alıp yarım saat sonra derenin oradaki parkta buluşsak mı?

— Tamam olur.

İki arkadaş evlere dağıldı. Güneş etkisini biraz daha azaltmıştı ama Temmuz'un bu ilk gününde apartmanların sıklığı sıcak havayı hapsediyordu. Günün o saatlerinde parkın belediye ekiplerince sulanması, bir nebze çimlerin ve ağaçların neşelenmesini sağlıyordu.

Orçun ile Serkan, ellerinde futbolcu çıkartmalarının olduğu albümleriyle parkın boş bir bankında oturdular. Üzerinde "Konak Belediyesi" yazan bu bankta, ucu sivri bir aletle kazınmış isimler ve küfürler yer alıyordu. Oturdular ve aynı anda albümlerinin sayfalarını çevirmeye başladılar. Dünya Kupası'nın oynanacağı stadyumlar, şehirler ve fikstür bölümleri vardı. Bu görsellerden sonra ev sahibi İtalya'nın sayfasını açtılar. Her futbolcuya bir yer ayrılmıştı. Gök Mavililerin sayfasını uzun uzun incelediler.

Dünya Kupası çıkartma albümü gazete bayilerinde satılıyordu. Çıkartmaları ise her yerde bulmak mümkündü. Bir paketten altı çıkartma çıkıyordu. Futbolcular, takım fotoğrafları ve stadyumlar görsel olarak yer alıyordu. Meraklıları, ilgili çıkartmanın numarasını albümde bularak yerine yapıştırıyordu. Çıkartmalar arasında en çok ilgiyi milli takımların logoları görüyordu. Çünkü bu çıkartmalar parlak, metalik kâğıtlara basılıyordu.

— Bende İspanyol Butragueño'dan fazla var, sana verebilirim, dedi Serkan.

— Olur, iyi olur. Aslında şöyle onar paket satın alabilsek, fazlalıklarımızı da değiş tokuş yapardık.

— Doğru, haftalık harçlığımı komple buna harcadım. Öyle bile olsa bu şekilde albümü tamamlamak, çay kaşığıyla çorba içmeye benziyor.

Albümdeki takımlara bakmaya devam eden arkadaşların yanına Murat ile İbrahim yanaştı. Aynı sokağın çocuklarıydılar. İbrahim, dokuz yaşında, kumral, balık etli bir çocuktu. Murat ise sekiz yaşında, ince, sarı, düz saçlıydı. Serkan ve Orçun'dan en az üç yaş küçüktüler. Ama mahallede bir maç olsun, tüf tüf savaşı ya da eriğe dalmak olsun, hepsinde akran gibi davranır, birlikte hareket ederlerdi. Mahalleli olmanın, arkadaşlığın değerini hiçbir nasihat ve öğreti olmaksızın bilirlerdi.

— Nedir o elinizdekiler? dedi Murat.

Orçun; "Dünya Kupası çıkartma albümü. Bizim bakkalda da çıkartmaları satılıyor."

— Evet, evet, bizim evde var. Dayım getirmişti. Bendeki 1986 ama. Ben futbolculara bıyık çiziyorum, kel olanlara saç yapıyorum.

— Aferin sana, mundar etmişsin albümü, dedi Serkan, Murat'ın hareketlerine kızarak.

— Nimet oğlum o. Yapılır mı öyle şeyler? dedi Orçun.

Murat, kendinden büyük arkadaşları arasındaki yaş farkını, devamlı konuşarak, keşfettiği şeyleri anlatarak kapattığını sanıyordu.

— Bakın arkadaşlar, geçen gün ne öğrendim.

— ...

— Annemle anneanneme gidecektik. Bizim bakkala girdik. Annem bir sürü şey aldı. Ben de Turbo sakız istedim, onu da aldı. Sonra annem Süleyman Amca'ya, "Yazılsın." dedi. Bakkal da, "Tamam." dedi. Hiç para ödemeden çıktık, gittik.

— Eee, ne olmuş, ne var bunda? dedi Serkan.

Orçun onu dürttü, sonra kolundan tuttu, konuşmasını engelledi. Murat anlatmaya devam etti:

— Ama annem başka zamanlarda da "Yazılsın." diyordu. Hiç para ödemedik. Her şey bedava.

Orçun aldı sözü:

— Evet, ben de öyle bir şey duymuştum. "Yazılsın." demek bir çeşit şifre. Alışveriş yapanla bakkal arasında bir çeşit anlaşma, dedi.

— Ancak bunu anlayabilmek için denemek lazım, dedi Serkan. Hinlik oturmuştu yüzüne. Murat'ın anlamayacağı şekilde gülümsüyordu.

— Tamam, dedi Murat. Kalktı yerinden bakkala gitmek için. "Var mı sizlerin isteği?"

İkisi birden:

— Evet, evet, dediler. Albümlerini gösterdiler. "10'ar tane çıkartma paketi."

— Sen ne istersin, İbrahim?

— Bana da Filo Maket al, hani içinden oyuncaklar çıkan.

— O çok pahalıdır ama. Neyse, bedava sonuçta, dedi. Tüm saflığı ve cömertliği üzerindeydi.

Murat, kendinden emin adımlarla bakkalın yolunu tuttu. On dakika geçmemişti ki bir torbayla geri döndü. Sevinçliydi; fakirliği, zamları dize getirdiğine inanıyordu.

— Hazır mısınız arkadaşlar? Orçun, al, bu senin çıkartmaların. Serkan, bunlar da seninkiler. İbo, bu da senin Filo Maketin. İnşallah helikopter çıkar.

— Hadi ya, gerçekten bedavaya mı aldın bunları? dedi Serkan.

— Kendine ne aldın? diye sordu Orçun.

— On tane Turbo aldım.

— O kadar sakızı ne yapacaksın? Hepsini çiğneyip, şişirdiğin balonla Kapadokya'ya mı uçacaksın? dedi Orçun kahkaha atarak.

Orçun'un coğrafya bilgisi ve genel kültürü çok iyiydi. Ülke bayraklarını ezbere biliyordu. Türkiye'yi de karış karış, kuponla aldıkları ansiklopedilerden öğrenmişti. Barış Manço'nun 7'den 77'ye programındaki Dönence bölümlerini kaçırmadan izlerdi.

Serkan ile Orçun heyecanla çıkartma paketlerini açmaya başladı. Her paket açıldıkça yaşadıkları heyecan gözlerinden anlaşılıyordu. Murat ile İbrahim onları ilgiyle izledi. Merakı oldukça artan İbrahim;

— Albümü nereden alabiliyoruz?

— Ana cadde üzerinde, gazete bayisinden. Orada boş albüm bulabilirsin, dedi Serkan.

— İyiymiş, anneme söyleyeyim, ben de alırım.

— Al tabii oğlum. Fazlalıkların biriktiğinde değiş tokuş yaparız. Aynı çıkanları atma. Bizdekiler sana, sendekiler bize. Böylece albüm daha çabuk biter.

Murat'ın yaptığı bu kahramanca atılım, mahalle arkadaşlarını oldukça mutlu etti.

Serkan yine de merak ediyordu. Sordu:

— Bakkal hiçbir şey demedi mi gerçekten?

— Bir şey demedi. Sadece, "Annenin haberi var mı?" dedi. Ben de, "Var, aleyküm selam." dedim.

— Hımm...

Bir hafta boyunca küçük Murat'ın bakkal alışverişi aralıklarla devam etti. Orçun ve Serkan da bu sayede beşer, onar paket aldırtıp albümü büyük ölçüde tamamladılar. İbrahim'i de alıştırmışlardı. Paket almaktan ve aldırmaktan kendini alıkoyamıyordu. Futbolcuları tanımaya çalışıyordu. Bazen yapıştırırken hatalar yapabiliyordu. Yugoslav bir futbolcuyu İtalya'nın sayfasına yapıştırmıştı.

Dünya Kupası maçları da tamamlanmak üzereydi. Raif Amca her zamanki sandalyesinde oturmuş, bakkal Süleyman ile finale yükselen ülkelerin kritiğini yapıyordu.

— Maradona hırslı bir topçu, hem de devrimci bir yanı var. Arjantin'i bizim ülkeye benzetiyorum. Askerî darbeler, yoksulluk... Halkın kaderi olmuş. Bir tek futbolla gülüyor garipler. Almanya öyle değil. Zengin ülke, dedi Raif Amca.

Süleyman sessizce dinledi. Karşısındaki kişinin emekli öğretmen olduğunu, çok kitap okuduğunu düşünerek karşı bir fikir söylemekten kaçındı. Yine de:

— Doğru, Raif Amca, ama Maradona da çok çapkın bir adam ya, diyebildi.

Tam bu sırada Murat ve annesi Şükran, bakkaldan içeri girdiler. Süleyman, maaş gününün geldiğini bildiği için konuya devam etmeyerek Şükran Hanım'a döndü.

— Süleyman Bey, selam. Bizimki maaşını aldı malum. Aylık hesabı kapatayım.

— Tabii ki Şükran Hanım, hesaplıyorum hemen, diyerek siyah ve oldukça yıpranmış defteri çekmecesinden çıkardı. İlgili sayfayı açarak hesap makinesinin tuşlarına bastı. Çıkan rakam, bakkal Süleyman'da mahcup bir etki yaratırken, işlemin normalden uzun sürmesi Şükran'ı germeye başlamıştı.

Her zamankinden yüksekti borç. Şükran Hanım, iki eliyle cüzdanını tutmuş, cevap bekliyordu.

— Şükran Hanım, borcunuz 85.600 lira.

— Mümkün değil! Dediğini kulağın duymuyor sanırım. Neredeyse maaşın dörtte biri bu. Ben o kadar alışveriş yapmadım, dedi.

Annesinin yarım metre arkasında duran Murat, hayatın gerçeklerini bir anda kavrayıverdi ve geri geri dükkânın kapısına doğru yanaştı. Süleyman, gözleriyle borcun gerçek kaynağını Şükran Hanım'a gösterdi. Küçük Murat'ın yüzü, tişörtü gibi kıpkırmızı oldu.

— Oğluna sordum ben, haberinin olduğunu söyledi, diyerek kendini aklamaya çalışan bakkal Süleyman, iki elini yana açtı.

Şükran Hanım, daha da öfkelendi. "O çocuk, ne anlar alışverişten? Sen bayağı fırsata çevirmişsin durumu."

Kapının önünde oturan Raif amca, Murat’a:

— Ah be çocuk, bedava olur mu hiç? Hele bu zamlarla, bu pahalılıkta...

Annesi bir hışımla Murat’a döndü. Dayak yiyeceğini anlayan ufaklık koşmaya başladı.

— Gel buraya zıpır seni, incir ağacı diktin... dedi annesi. Murat’ı elinden kaçırdı.

Sokağın köşesini dönen Murat, yolda Serkan ile Orçun’un önünden hızla geçti.

— Ne oldu Murat?

— Bedava değilmiş, hayat pahalıymış..