Ayasuluk Tepesi: Efes’in ilk ve son evi

Selçuk’a vardığınızda aklınız ister istemez Efes’in mermer caddelerine, Celsus Kütüphanesi’nin zarif cephesine ve büyük tiyatronun görkemine kayar.

Haklısınız; Roma Efesi insanı ilk bakışta yakalar. Ama biraz başınızı kaldırıp Selçuk’un ortasında yükselen Ayasuluk Tepesi’ne bakarsanız, Efes’in asıl dip sesini orada duyarsınız. Çünkü Ayasuluk Tepesi, Efes’in ilk nefesi, son sığınağı ve en eski hafızasıdır. Kazılar, burada yaklaşık 5 bin yıl önceye uzanan bir yerleşim olduğunu gösterir (İlk Tunç Çağı); hatta izler yaklaşık 6 bin yıl öncesine kadar gider (Geç Kalkolitik Çağ).

Tepenin eteklerinden yukarı yürürken zaman da sizinle birlikte yükselir: bir yanda Hitit metinlerindeki Apasa’nın yankısı, bir yanda Bizans’ın kırık kubbeleri, biraz ileride Anadolu Selçuklu Devleti’nin ardından bölgede güç kazanan Aydınoğulları Beyliği’nin kalesi… Ayasuluk’ta yalnızca bir tepeye çıkmazsınız; üst üste konmuş çağların arasında yürürsünüz.

Tepenin üstünden aşağı baktığınızda manzara bugünkünden çok daha eski bir coğrafyayı hayal ettirir. Bugün kara gibi görünen yerler, eski çağlarda denize çok daha yakındı. Küçük Menderes’in taşıdığı alüvyonlar limanları doldurdu, kıyı çizgisi değişti, deniz yavaş yavaş geri çekildi. Efes’in kaderini yalnızca krallar, savaşlar ve imparatorlar belirlemedi; coğrafya da belirledi. Deniz çekildi, liman sustu, kent kabuk değiştirdi.

Ayasuluk’un en görünür katmanı St. Jean Bazilikası’dır. Hristiyan geleneğinde İsa’nın havarilerinden biri kabul edilen Aziz Yuhanna’nın mezarının burada olduğuna inanılır. İsa, çarmıhta annesi Meryem’i Yuhanna’ya emanet etmiş; Yuhanna da Meryem Ana ile birlikte Efes’e gelmiştir. Son yıllarını Efes’te geçirdiğine, çok ileri bir yaşta (yaklaşık yüz yaşında) burada öldüğüne ve Ayasuluk Tepesi’ne gömüldüğüne inanılır.

Bu inanç, Ayasuluk Tepesi’ni erken Hristiyanlık için güçlü bir kutsal merkeze dönüştürmüştür. Önce Yuhanna’nın mezarı kabul edilen yerin üzerine küçük bir anıt, ardından ahşap çatılı bir kilise yapılmış; bugün kalıntılarını gördüğümüz büyük bazilika ise MS 6. yüzyılda, Ayasofya’yı da yaptıran Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus döneminde inşa edilmiştir.

Hristiyan geleneği, Yuhanna’nın mezarını Ayasuluk Tepesi’ne yerleştirir; bu inanç da bazilikanın kutsallığını ve hac merkezi kimliğini güçlendirmiştir. Pagan dünyanın büyük kutsal alanı Artemis Tapınağı’na yukarıdan bakan bu tepede, bu kez Hristiyanlığın anıtsal sesi yükselmiştir. Taşlar değişmiş, duaların dili değişmiş; ama Ayasuluk’ta kutsallık fikri hiç kaybolmamıştır.

Ve 14. yüzyıllara gelindiğinde sahneye bu kez Türk beylikleri çıkar. 1304’te Türk hâkimiyetine giren kent, Ayasuluk adıyla anılır. Aydınoğulları döneminde önemli bir merkez hâline gelir; kale çevresine mescitler, hamamlar, sarnıçlar ve yeni yapılar eklenir. St. Jean Bazilikası’nın bazı bölümleri kısa bir süre cami olarak da kullanılır. Böylece Bizans’ın hac tepesi, Beylikler döneminin yerleşim ve yönetim alanına dönüşür.

Tepenin aşağısında ise İsa Bey Camii yükselir. 1375 yılında Aydınoğlu İsa Bey tarafından yaptırılan bu cami, Artemis Tapınağı ile St. Jean Bazilikası arasında durur. Yani konumu bile başlı başına bir tarih cümlesidir. Caminin bazı taşlarında Artemis Tapınağı’ndan getirilen mermerlerin kullanılmış olması, Ayasuluk’un bütün hikâyesini neredeyse tek ayrıntıda özetler. Bir çağın kutsal taşı, başka bir çağın ibadet yapısında yeniden hayata katılır. Taş aynı taş, ama anlam başka bir zamana geçmiştir.

İsa Bey Camii’nin önünde durup yukarı baktığınızda St. Jean Bazilikası’nı ve Ayasuluk Kalesi’ni görürsünüz. Aşağıda Artemis’in yalnız sütunu, biraz ileride Selçuk’un evleri, daha ötede Efes ovası uzanır. Bu manzara tek bir döneme ait değildir. Ana tanrıça kültlerinden Artemis’e, Apasa’dan Ephesos’a, Aziz Yuhanna’dan Aydınoğulları’na, Osmanlı’dan Cumhuriyet’in Selçuk’una kadar uzanan uzun bir bellek hattıdır bu. Güzel tarafı da tam burada saklıdır: Ayasuluk, tarihin başına ve sonuna aynı anda bakabilen nadir yerlerden biridir.

Bu yüzden Efes’i tek bir kent gibi düşünmek eksik kalır. İnsanlar deniz, akarsu ve tepeler arasında yer değiştirmiş; kutsal alanlar dönüşmüş, yollar başka yönlere akmıştır. Ama hafıza tamamen silinmemiştir. Sadece yeni katmanlar, eskilerin üzerine usulca yerleşmiştir.