Araştırdıkça, 18. ve 19. yüzyılın sömürgeci bakışıyla örülen arkeoloji ve kazıcılık faaliyetlerinin iki yüzlü hikâyesi önümde açıldı. Magnesia’nın taşları yalnızca toprak altından çıkarılmamış; kimi zaman kendi hikâyesinden, kendi göğünden, kendi yurdundan da koparılmıştı.
Burada meselem yalnızca “eserlerimiz gitti” demek değildir. Asıl mesele, bu toprağın antik mirasını gerçekten kendi mirasımız olarak görmek ve onu kimsenin insafına bırakmayacak bir bilinç kurmaktır. Çünkü bir halk, toprağının tüm mirasına sahip çıkacak güveni bulduğunda geleceğini da kuracak güveni bulur.
Magnesia ad Maeandrum’un girişinde duruyorum.
Yani Menderes’in Magnesiası, Bugün Aydın’ın Germencik ilçesinde, Ortaklar–Söke yolu yakınlarında sessizce duran bu antik kent, ilk bakışta sakin bir ören yeri gibi görünebilir. Ama biraz yaklaştığınızda taşların susmadığını anlıyorsunuz. Toprağın altında, kırık mermerlerin arasında, eksilmiş sütunların gölgesinde koskoca bir Anadolu hafızası duruyor.
Antik kentin girişindeki bilgilendirme yazısını okurken iki isim hemen dikkatimi çekiyor: Charles Texier ve Carl Humann
Charles Texier; 19. yüzyılda Anadolu’yu gezen, çizen, ölçen, kayda geçiren Fransız mimar, gezgin ve araştırmacı. Anadolu’yu Avrupa’ya tanıtan isimlerden biri. Ama bu “tanıtma” işi çoğu zaman yalnızca çizimle, ölçümle ve hayranlıkla kalmadı. Arkasından sandıklar, gemiler ve Avrupa müzeleri geldi. Ve Anadolu’nun mirası gitti.
Carl Humann ne bir Arkeolog ne de bir mühendis olarak yetişmemiş, Anadolu’ya yol ve inşaat çalışmalarıyla gelmiş bir isimdir. Ben bu arada kalanlara biraz sert ama yerinde bir ifadeyle “kazıcı” diyorum. Çünkü bugün Bergama Antik Kenti denince, Zeus Sunağı’nın Berlin’e götürülüşünü Humann adını anmadan konuşmak mümkün değildir. Humann yalnızca Bergama’da değil, Magnesia gibi başka antik kentlerde de Avrupa müzeciliğinin Anadolu topraklarına uzanan elinin sembollerinden biridir.
Elbette soğukkanlı olmak gerekir. Bu kişiler ölçtüler, çizdiler, belgelediler, kazdılar, yayımladılar. Bunu yok sayamayız ama bu işleri bilim adına derken, aynı süreçte yüzlerce, binlerce yıldır toprağın altında duran eserler yerinden çıkarıldı. Kimi izinle, kimi tartışmalı izinlerle, kimi gölgeli onaylarla, kimi zaman da geri verilmek üzere götürülüp bir daha dönmeden Avrupa müzelerinin malı hâline geldi.
Bana göre asıl yara kazılan çukurlar geride bırakıldı. Toprağın altında kendi doğal uykusunda duran taşlar, yazıtlar ve mimari parçalar bir anda açıkta, korumasız, yağmaya ve tahribata hazır hâle geldi.
İşte bu yüzden 19. yüzyıl, antik dünya için yalnızca keşiflerin değil, aynı zamanda koparılışların, sandıklanışların ve eksiltilmiş hafızaların yüzyılıdır.
18. Yüzyıl: Avrupa’nın Gözü Magnesia’ya Çevrilir
Magnesia’ya Avrupa ilgisi 18. yüzyılda başlar. Paul Lucas, Heyman, Van Egmond, Richard Pococke, Richard Chandler, Nicholas Revett ve William Pars gibi gezginler bölgeyi dolaşır; kentin yerini ve kalıntılarını anlamaya çalışır.
Bu dönem henüz büyük çaplı söküm dönemi değildir. Ama kapı burada açılır. Avrupa önce bakar, sonra çizer, sonra ölçer. Ardından şu tehlikeli fikir yavaş yavaş büyür:
“Bu taşlar bizim müzelerimizde daha iyi korunur.” O cümle, 19. yüzyılın müze iştahına açılan kapının anahtarıdır.
1812: Society of Dilettanti ve İlk Büyük Araştırma Evresi
19. yüzyılın başında Hamilton ve Leake, Magnesia’nın İnebasar çevresinde aranması gerektiğini öne sürer. Ardından İngiliz Society of Dilettanti, 1812’de William Gell, John Peter Gandy ve Francis Octavius Bedford’dan oluşan ekibi bölgeye gönderir.
Bu ekip Artemis Tapınağı üzerinde çalışır ve Magnesia’daki ilk büyük araştırma/kazı evrelerinden birini başlatır. Henüz Texier dönemindeki gibi büyük bir eser taşıma süreci görünmez. Fakat bilimsel merakın arkasından müze iştahının geleceği artık bellidir.
Antik dünyanın kaderi değişmeye başlamıştır.
1842–1843: Charles Texier ve İlk Büyük Koparılışı
Magnesia’dan yurt dışına götürülen ilk büyük eser grubu, Fransız Charles Texier’in 1842 kazısıyla başlar. Texier, mimar Jacques-Jean Clerget ve ressam Clément Boulanger ile birlikte Artemis Leukophryene Tapınağı’nda çalışır.
Artık amaç yalnızca görmek, çizmek ya da belgelemek değildir. Amaç, tapınağın ünlü frizlerini ortaya çıkarmak ve Fransa’ya taşımaktır.
Kazı sonunda kırktan fazla parça, 70–80 metreyi bulan friz dizisi, tapınağa ait mimari elemanlar ve iki yazıt çıkarılır. Bunlar Expéditive adlı gemiye yüklenir; 1843’te Kuşadası’ndan Le Havre’a, oradan Paris’e gönderilir.
Yani Magnesia’nın büyük kaybı, gece yarısı yapılmış basit bir hırsızlık hikâyesi gibi başlamaz. Daha soğuk, daha bürokratik, daha kalıcı bir şeydir bu: izinler, çizimler, gemiler, raporlar ve müze prestijiyle yürüyen bir söküm.
Daha da acısı şudur: Paris’e taşınan bloklar yolculuk sırasında zarar görür ve beklenen etkiyi yaratmadığı için hemen sergilenmez. “Koruma” ve “bilim” adına çıkarılan taşlar, önce kendi yurdundan koparılır; sonra Avrupa’da bir avluda bekletilir.
Bugün Louvre’daki Magnesia frizleri, bu ilk büyük sökümün sessiz ama kalıcı kanıtıdır
1867: Hyde Clarke ve Londra’ya Giden Kadın Heykeli
Texier’den sonra Magnesia bir süre ilgisiz kalmış gibi görünür. Fakat bu kez İzmir’de yaşayan İngiliz mimar, filolog ve arkeolog Hyde Clarke devreye girer.
Clarke, Magnesia’dan çıkarıldığı belirtilen başsız, giyimli bir kadın heykelini 1867’de British Museum’a bağışlar.
1886–1888: Cousin, Deschamps ve Gadatas Yazıtı’nın Louvre’a Gidişi
Fransız epigraflar Gaston Deschamps ve Georges Cousin, Magnesia çevresinde yazıtlar bulur. Bunlardan en önemlisi, Pers dönemiyle ilişkilendirilen Gadatas Yazıtı dır.
Yazıt 1888’de Cousin tarafından yerinden alınır ve École Française d’Athènes aracılığıyla Louvre’a bağışlanır.
1887–1890: “Koruyacağız” Denilen Taşların Yeni Yolu
1887’de Alman araştırmacılar Franz Winter ve Walther Judeich, Magnesia’da Artemis Tapınağı’na ait beş friz bloğu tespit eder. Tapınak çevresinde taşların kırıldığını görünce durumu Carl Humann’a bildirirler. Humann da Osmanlı makamlarına haber verir ve kısa süre sonra Aydın Müze-i Hümayun Müdür Yardımcısı Démosthènes Baltazzi ile Magnesia’ya gelir. Beş bloğa altı blok daha eklenir; toplam on bir friz bloğu ortaya çıkarılır. Evet, alanda tahribat vardır. Evet, taşların kırılma tehlikesi gerçektir. Ama Avrupa arkeolojisinin en sinsi cümlesi de tam burada belirir: “Burada korunamaz, biz götürelim.”
Sorun şu ki bu koruma dili çoğu zaman yerinde korumaya değil, Avrupa müzelerine taşıma düzenine dönüşür. Baltazzi, Osmanlı müzesi adına kazıya devam etmek ister; fakat buluntuların Müze-i Hümayun için “düşük öncelikli” olduğu söylenerek engellenir. Aynı taşlar kısa süre sonra Almanlara kazı izni verildiğinde Berlin için değerli hâle gelir.
Bu yalnızca tarihî bir ironi değildir. Bu, bildiğin arkeolojik çifte standarttır.
1890–1893: Carl Humann ve Berlin’in Sistemli Kazısı
1890–1893 yıllarında Carl Humann, Otto Kern ve Rudolf Heyne ile birlikte Berlin Ulusal Müzesi adına Magnesia’da sistemli kazılar yürütür. Çalışmalar Artemis Kutsal Alanı, Agora, Zeus Tapınağı ve Prytaneion çevresinde yoğunlaşır. Bu artık tek tek eser toplama işi değildir. Kurumsal Avrupa müzeciliği, Aydın toprağına bütün ağırlığıyla inmiştir. Magnesia’da Avrupa arkeolojisi bu aşamada yalnızca kazı yapmaz; eserleri ayırır, sınıflandırır, sandıklar ve müze politikası içinde yeniden anlamlandırır.
Bir taş artık yalnızca Magnesia’nın taşı değildir. Berlin’in gelecekteki vitrininin parçasıdır.
1893: Sandıkların Paylaşımı ve Berlin’e Giden Yazıtlar
1893’te eserlerin paylaşımı ve taşınması için Halil Edhem Bey görevlendirilir.
Paylaşımda 49 sandık eser ve 13 sandık mimari blok İstanbul’a, 1 sandık eser İzmir’e gönderilir. Buna karşılık Berlin Müzesi’ne 27 sandık eser verilir.
Fakat asıl tartışmalı nokta bununla bitmez. Magnesia’da bulunan 36 sandık yazıt, kalıpları alındıktan sonra geri verilmek şartıyla Berlin’e götürülür. Bu 36 sandık yazıt, Magnesia dosyasının kalbidir. Çünkü burada açık bir “emanet” mantığı vardır. Yazıtlar alınacak, kalıpları çıkarılacak, sonra geri gönderilecektir.
Fakat bu yazıtların önemli bir bölümünün geri döndüğünü gösteren güçlü bir iz yoktur. Aksine, araştırmalar onların bir kısmının Berlin’de kaldığını, sergilenmeyen birçok parçanın ve yazıtın da müze depolarında tutulduğunu gösterir.
Kısacası: Magnesia’nın 36 sandık yazıtı iade edilmek üzere Berlin’e gönderildi; fakat geri gönderilmedi.
Emanet diye çıkan taşlar, Avrupa müze düzeninin kalıcı malına dönüştü.
Daha da ağır olan şudur: Tam sandık sayısı bilinmeyen birçok mimari blok da Müze-i Hümayun için “gereksiz” ya da “değersiz” sayıldığı bahanesiyle Berlin’e götürülür. Bu parçalar arasında Artemis Tapınağı, Artemis Sunağı, Propylon, Agora elemanları ve yazıtlar vardır. Yani “değersiz” denilen taşlar, Berlin’de müze malzemesine dönüşür.
Berlin’de Ayağa Kalkan Zeus, Magnesia’da Toprağa Gömülen Tapınak
Bugün Magnesia’nın en çarpıcı yaralarından biri Zeus Sosipolis Tapınağı’dır.
Berlin’de tapınağın batı cephesi, bazı özgün mimari elemanlar kullanılarak yeniden kurulmuştur. Magnesia’daki kalıntıların ise zamanla hırsızlığa uğradığı, bugün tapınak podiumunun Lethaios Nehri’nin taşıdığı alüvyonla örtüldüğü aktarılır. Bu cümle tek başına bir çağın özetidir: Tapınağın yüzü Berlin’de, bedeni Magnesia’da toprağın altında.
1896: Magnesia Yalnız Gemilerle Değil, Vagonlarla da Eksilir
Magnesia yalnızca Avrupa müzeleri yüzünden eksilmedi. 19. yüzyılda bölgede kaçak kazılar yapıldı; İzmir-Aydın demiryolu inşası sırasında birçok taş parçalandı. Halil Edhem Bey’in 1896 raporuna göre, Magnesia’dan altı vagon mermer İzmir’e götürüldü. Bunların kent yazıtları, Zeus Tapınağı, Agora duvarları ve Artemis Tapınağı ile ilişkili parçalar olduğu; İzmir Konak’ta Salepçizade Hacı Ahmet Efendi’nin yaptırdığı camide kullanılmak üzere taşındığı aktarılır. Yani Magnesia yalnız gemilerle değil, vagonlarla da eksildi. Burada bir farkı da dürüstçe söylemek gerekir. Yerel tahribat çoğu zaman ihmal, yoksulluk, inşaat ve korumasızlıkla açıklanabilir. Avrupa kazılarındaki taşıma ise daha örgütlüdür: devlet desteği, müze politikası, bilimsel yayın, diplomatik izin ve koleksiyon prestijiyle yürür. Kurumsal sökümlerden geriye kalan dağınık taşları toplama çabasıdır..
19. Yüzyılın Sert Gerçeği: Bilim, Sandık ve Sömürge
Magnesia örneğinde Avrupa arkeolojisi iki yüzlü bir miras bırakmıştır. Evet; kazılar yapılmış, yapılar tanımlanmış, yazıtlar yayımlanmış, mimari belgelenmiştir. Ama bu bilimsel faaliyet çoğu zaman eserleri yerinden etme, sandıklama ve Avrupa müzelerinin prestijini büyütme arzusuyla iç içe ilerlemiştir.
Avrupa müzeleri ve araştırmacıları kendilerini “koruyucu” gibi sundular; fakat çoğu zaman korudukları şey, eserin kendi yurdundaki bütünlüğü değil, kendi vitrinlerindeki gösterişti. Eserler bazen izinli, bazen izinsiz, bazen de “geri verilmek şartıyla” götürüldü. Magnesia’nın 36 sandık yazıtı bu hikâyenin en ağır sayfasıdır: “Mulajları alınacak, sonra iade edilecek” denilerek Berlin’e gönderilen taşlar geri dönmedi. Emanet diye çıkan yazıtlar, Avrupa müze düzeninin kalıcı malına dönüştü.
Bir antik kente en büyük zarar her zaman balyozla verilmez. Bazen zarar, beyaz eldivenle, ölçüm aletiyle, izin kâğıdıyla ve “biz bunu koruyoruz” cümlesiyle gelir.
Bugün Magnesia’da dolaşırken yalnızca görünen taşlara değil, eksilen yerlere de bakıyorum. Paris’e taşınan Artemis parçalarına, Berlin’de ayağa kaldırılan Zeus cephesine, kendi toprağından koparılan yazıtlara… Bir antik kentin bedeni burada, yüzü orada, sesi başka bir müze deposunda kalmış gibi.
Ve insan ister istemez soruyor:
Bir eseri korumak, onu doğduğu yerden koparmak mıdır?
Yoksa asıl koruma, taşı kendi göğünün, kendi toprağının, kendi hikâyesinin içinde yaşatabilmek midir?
Tabii bütün bunları anlatmaktaki amaç yalnızca “eserlerimiz gitti” diyerek bir suçlu dökümü yapmak değildir. Asıl mesele, bu toprağı ve bu toprağın antik mirasını gerçekten bizim mirasımız olarak bilmek; onların kaderini kimsenin insafına teslim etmemektir.
Bizim asıl ihtiyacımız, “Biz koruruz” diyebilen bir bilinçtir. Bu sadece müze ile koruma ve devlet görevlisi ile olmaz. Her bir bireyin gönüllü gözcülüğünde olur. Gerekirse toprağın altında, gerekirse toprağın üstünde… Ama kendi göğümüzün altında, kendi tarihimize sahip çıkarak.
Çünkü bir halk, mirasına sahip çıktığı gün yalnız taşlarını değil, kendine olan güvenini de korumaya başlar.
***
Kaynakça
Görkem Kökdemir, Magnesia ad Maeandrum: 300 Yıllık Araştırma Tarihçesi “1715–2015”, Anadolu / Anatolia, Sayı 41, 2015.
Görkem Kökdemir, Magnesia ad Maeandrum – You can take them “under the condition that they will be returned after they have been moulded”, Actual Archaeology.
Carl Humann, Julius Kohte, Carl Watzinger, Magnesia am Maeander: Bericht über die Ergebnisse der Ausgrabungen der Jahre 1891–1893, Berlin, 1904.
Otto Kern, Die Inschriften von Magnesia am Maeander, Berlin, 1900.
Serena Pedone, Sailing Marbles: Charles F.-M. Texier and the Great Expedition of Magnesia and Thessalonica, OpenEdition Books / Ausonius Éditions.
Turkish Museums, Aydın Magnesia Archaeological Site.
Louvre Collections, Stèle / Lettre de Darius à Gadatas, MA 2934.
Google Arts & Culture / Staatliche Museen zu Berlin, Temple of Zeus Sosipolis from Magnesia on the Maeander.
S. Zink, Tracing the Colours of Hermogenes’ Temple of Artemis, Technè, 2019.
British Museum Collection, Magnesia’dan British Museum’a geçen başsız giyimli kadın heykeliyle ilgili koleksiyon kaydı.
Halil Edhem Bey’in 1896 tarihli raporu, Magnesia’dan İzmir’e götürülen mermerler ve yerel tahribat bilgileri için.
Society of Dilettanti araştırmaları, 1812’de William Gell, John Peter Gandy ve Francis Octavius Bedford’un Magnesia/Artemis Tapınağı çevresindeki çalışmaları için.
Richard Chandler, Nicholas Revett, William Pars ve 18. yüzyıl gezgin kayıtları, Magnesia’nın erken Avrupa araştırma tarihi için.