Ajans Bakırçay
2022-06-17 08:55:26

"Ağaç Dallarıyla Gürler"

Mehmet Can Gürbüz

h.dem08@hotmail.com 17 Haziran 2022, 08:55

Bu yazıyı yine emekli komutanımın anılarına açtım. Önce kuşları sürüsüyle uçurduk. Eee!... Konacakları bir dal olmalı. Bu kez de ağaçlı dallı başlık atınca hemen akla bu Aleviler de ne çok simge yapmışlar hayvanı, ağacı diyecekler. Evet, her canlının mutlak bir simgesel yanıyla aleviler içinde yeri vardır. Bu kadar kuş olursanız vurulmanız kolay olur, ne kadar ağaç dal olursanız o kadar da yakılmanız kolaylaşır diyeceksiniz. Ali aslan olur, Hac-ı Bektaşi Veli güvercin olur, Nesimi derisi yüzülen can olur. Can olunur, düş olunur ama her daim önce onurlu insan olunur, çünkü kendinden nefret edene, dışlayana, kanının içilmesi helâl fetvası verenlere bile bu öyküde göreceğiniz gibi iyilik yapmanın onlarla kardeş olmanın yollarını arayan bir insan olmaya çalışır diye geçelim komutanımızın anılarına:

“Anılar, insan aklının bir köşesinde gizlice yaşar. Bazen mutlu eder, bazen hüzün basar insanı.” demiş yazarın biri.

Her ikisini de yaşamak, hepimizin kaderi.

Anılar bazen acı, bazen tatlı...

Artık anlatmaya başlayayım.

Önce anlatacağım anımda kimler var, kısaca onları tanıtmak isterim.

1.Erdoğan Şahinoğlu.

Diyarbakır Valisi. Sonradan Ankara’da sekiz yıl Valilik yapmış bir devlet adamı.

Düğünüme gelmesi için kendisine davetiye götürdüğümde, üzülerek o tarihte Ankara’da olacağını söylemişti.

Verdiğim davetiye kartının üzerini okuduktan sonra nişanlımın mesleğini sormuş, ben de üniversiteyi bitireli iki yıl oldu, “henüz ataması yapılmadı” demiştim.

“O zaman evlenmek senden, atamasını yapmak benden olsun yüzbaşım.” diyen ve bu atamayı bir hafta içerisinde yaptıran benim saygıdeğer Valim.

2.Korg. Kemal Yamak.(Sonradan Orgeneral)

12 Eylül’de Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı. Çok sevdiğim ve saydığım, değerli Komutanım.

3.Şehmus Ölmez.

Diyarbakır’da bir Türkmen-Alevi Aşiretinin önde geleni.

***

Bu kısa girişten sonra hikâyemize geçeyim.

Yıl 1982 yazı...

Yer Diyarbakır.

12 Eylül harekâtı olanca hızıyla sürüyordu. Böyle olağanüstü haller, bazı insanların birbirinin gözünü oyma günleri için sanki bir fırsattı. Bu fırsatı değerlendirmek isteyenlerin yalan-yanlış, isimli-isimsiz yağmur gibi yağan ihbar mektupları ve ihbarlara da mutlaka siyasi kılıf takılan yıllar.

İşte bu tür dilekçelerin soruşturulması ve gerçeğin bulunması görevi de, başında bulunduğum Merkez Jandarma Komutanlığının görevi.

Önemli ve ciddi bulduğum tüm ihbarların takip ve soruşturmasını yaptığım yıllar.

Bu operasyonlar için genellikle saat 03 00’de kalkar, saat 04 00’de de arabaların tekerlekleri dönerdi.

İşte yine günlerden böyle bir gün, önemli gördüğüm birkaç ihbar dilekçesini kilitli dolabımdan çıkardım.

İyice inceledikten sonra, gereği için akşamdan hazırlıklarımı yaptım. Ve bir gün sonra da sabah 04 00 sıralarında görev yerlerine operasyon ekibi ile birlikte hareket ettik.

Önce Diyarbakır-Silvan arasında bulunan yerleşim yerlerine ve sonra da bu hattın kuzeyinde bulunan köylere gittik.

İhbarda adı geçen adreslerde detaylı bir ev ve üst araması yaptık.

Hiç bir suç unsuruna rastlamadık. İhbarlar asılsız çıkmıştı. Biz de vatandaşı daha fazla rahatsız etmemek için sıkıyönetim uygulamaları ve duyuruları konusunda uyarılar yaparak ayrıldık.

Yolumuz üzerinde bulunan bir köye de uğramamız gerekiyordu. Bu köye girdiğimizde neredeyse köy boşalmıştı. Nerede bu vatandaşlar diye sorduğumuzda, sıkıyönetimden bir birliğin geldiğini ve vatandaşları gölet başında topladığını söylediler.

Şaşırdım. Çünkü böyle bir görev için gelen, kim olursa olsun bizimle koordine etmesi gerekirdi. Niye böyle yapılmış, anlayamadım. Hemen göletin başına gittim.

Gölet dediğimiz, köydeki hayvanların su içtiği orta büyüklükte, kar ve yağmur sularıyla beslenen bir göl.

Göle vardığımızda gördüğümüz manzara aynen şöyleydi.

Vatandaşların üstü çıplak, ayaklarında uzun donlar, suyun içerisinde karşıya gidip, geliyorlardı.

Neyin nesidir anlayamadım.

Bir ara baktım, birisi suda çırpınıyor. Halbuki su o kadar da derin değildi.

Neden çırpınıp duruyor diye merak ettim.

Koşarak gidip adamı sudan çıkardık. Meğer sara hastalığı varmış. O nedenle çırpınıp, duruyormuş.

Zavallıya tam zamanında yetişmişiz. Yoksa adamcağız suda boğulduğu ile kalacaktı.

Birlik komutanı bizi görünce yanımıza geldi.

Kendisine hayırdır ne yapıyorsun diye sordum. Meğer silah toplamaya gelmiş. Aldıkları ihbarda köyde 40 kadar silah olduğu yazılıymış. 10 kadarını almış, geri kalanını alamamış. Kalan 30 adedini de bu şekilde çıkaracakmış.

Kendisine “Bu şekilde onur kırıcı bir davranışın çok yanlış olduğunu, saralı hastayı ölümden bizim kurtardığımızı, kirli sudan vatandaşları bir an önce çıkarmaları gerektiğini” söyledim.

Ben söyledikten sonra, yapacağı bir şey kalmamıştı. Vatandaşları, jandarmaların da yardımıyla sudan çıkardık. Kıyıdaki elbiseleri kimileri yarı giydi, kimileri hiç giymedi. Giymeyenler ellerinde elbiseleri, evlerinin yolunu tuttu...

Ben de vatandaşlara başkaca kötü bir muamele yapılmaması için, birlik gidinceye kadar köyden ayrılmadım.

Yaşadığım bu olayı, Sıkıyönetim Komutanımız Korg. Kemal Yamak’a iki gün sonra giderek anlattım. Çok üzüldü. Gereğini yapacağını söyledi.

Üç gün sonra da görevden aldı.

(Bu arkadaşın sonu da, yıllar sonra çok kötü ve acı oldu. Genç yaşında aramızdan ayrıldı.)

Bu köyden sonra gideceğimiz köy, Diyarbakır’ın en büyük şeyhlerinin köyü idi. Bölgede siyaseten ciddi ağırlıkları olan büyük bir köydü. Okumuş insanların sayısı da oldukça fazlaydı.

Okumuş olanları hep sağ partilerde siyaset yapar, İleri gelenlerin bir kısmı Ankara’da oturur, sık sık Diyarbakır’a gelirlerdi.

Bu aile geniş arazilere sahip olup, oldukça muhafazakar ve varlıklı insanlardı.

Müritlerin şeyhlerine sıkı sıkıya bağlı olduğu ve her türlü hizmetlerinde bulundukları çevrede sıkça söylenirdi.

İşimiz bitince işte bu son köyümüze hareket ettik.

Köye girdiğimizde niyetim, hiç bir yere uğramadan ileri gelenlerle okulun bahçesinde buluşmaktı.

Çünkü görev yaptığım süre içerisinde burada olumsuz bir asayiş olayına rastlamamıştım. O nedenle amacım okullar tatile girdiğinden, köyün ileri gelenleri ile okul bahçesinde toplanıp, sıkıyönetimin emir ve duyurularını kendilerine iletmekti.

Ama hiç de düşündüğüm gibi olmadı.

Arabaları park edip, aşağıya indikten sonra, okulun kapısına doğru yöneldik. Kapı çok ilkel bir şekilde kapatılmış ve kilitlenmişti.

Zorlayarak kapıyı açıp, içeri girdik. Gördüğümüz manzara bizi çok şaşırtmıştı.

Okulda, eğitim ve öğretimle ilgili olan panolar, levhalar, Atatürk’ün fotoğrafları, Türkiye haritası Vb. ne varsa hepsi çıkarılıp, yırtılarak izbe bir köşeye atılmıştı.

Bu da yetmemiş gibi, sınıfları da kendilerine göre bölümlere ayırmışlar, buraları da ayrı ayrı tahıl ambarı yapmışlardı.

Her ambarı da buğday ve arpa gibi tarım ürünleriyle doldurmuşlardı.

Tarım makine parçaları için de küçük bir bölüm ayırıp, burayı da depo olarak kullanmışlardı.

Manzarayı böyle görünce, işlem yapmamak olmazdı.

Okulda ne gördüysek tümünü, olay yeri tespit tutanağına geçirdik.

Sonra çağırdığımız köyün ileri gelenlerinden ambardaki(!) ürünlerin sahiplerini belirledik.

Tanıkların da ifadesi alındıktan sonra, okulu şahsi ambarı gibi kullanan dört kişiyi alarak Diyarbakır’a döndük.

Bu şahısların kaçma ihtimali olmadığından, nezarete koymadan kendilerine uygun bir odayı tahsis ettim.

Yaşları 50’nin üzerinde, ikisinin gür beyaz ve uzun sakalları vardı.

Suç, sıkıyönetimlik bir suçtu. Dönem 12 Eylül dönemi ki, Atatürk ve Türk bayrağına dair suçlarda hiç müsamaha yoktu. O nedenle benim de yapacağım fazla bir şey yoktu.

Ama elimizden geldiğince kendilerine çok insancıl davrandık ve asla kötü muamele yapmadık.

Soruşturmayı da bir eksiklik olmaması için, acele etmeden titiz bir şekilde sürdürdük.

Ancak içeridekiler çevrede tanınan şeyhler olduğundan, olay çok kısa zamanda duyulmuş, aracılar da devreye girmeye başlamıştı.

Birçok tanıdık kurum amiri ve tanıyan dostlarım yardım için sıkça aramaya başlamışlardı.

Onlara elimden geleni yapacağımı, ama bunun da sınırlı olduğunu söylüyordum.

Hatta kıramadığım hatırlı dostlarımdan birini çağırarak, yasak olmasına rağmen sanıklarla görüştürüp, istek ve ihtiyaçlarını gidermiştim.

Akşama doğru da Vali Yardımcısı Alpaslan Bey (sonradan vali) aradı. O’na da olay hakkında kısa bilgi verdim. Memnun oldu.

Tahminim O’da Valimiz Sn. Erdoğan Şahinoğlu’nu mutlaka bilgilendirmişti.

Bunun dışında arayanların kimler olduğunu yazıp, sözü uzatmak istemiyorum.

Ve devam ediyorum.

2’nci günün sonunda dosya tamamlanmış, sabah olunca Sıkıyönetim Savcılığına gönderilmeye hazır hale getirilmişti.

Artık işlerim bitmiş, günlerdir epeyce yorulmuş ve uykusuzdum. Orduevinde kaldığımdan, oraya gidip, dinlenmeye hazırlanıyordum.

Çıkmama yarım saat kala sıkça çalınan telefonum yine çaldı. İçimden, “Artık bu son olsun” deyip, ahizeyi kulağıma götürdüm.

-Buyurun ben Yüzbaşı Lütfi.

Karşıdan cevap;

-Ben Şehmus Ölmez, nasılsın iyimi sin?

-Teşekkür ederim Şehmus Ağa. İyiyim ve yorgunum, şimdi Orduevine gidiyorum, biraz dinleneceğim.

-Hayır Yüzbaşım gitme,15 dakika sonra yanına geleceğim.

-Şehmus Ağa ben üç gündür hem yorgun, hem de uykusuzum diyorum, sen geliyorum diyorsun. Artık yarın görüşürüz.

-Hayır Yüzbaşım hayır, çok önemli. Yanımda misafirlerim var. Onları ofisimde bırakıp, hemen size geliyorum.

Şehmus Ağayı uzun zamandır tanırım, önemli bir şey olmasa bu kadar israr etmez. Ayrıca yanında misafirleri de varmış. Acaba ne ola ki...

İçimden hayırdır inşallah diyorum.

Çarnaçar bekleye koyuldum.

Dediği saatte geldi. Kendisini pek telaşlı ve pek de heyecanlı gördüm.

-Ne oldu, hayırdır nedir bu telaş, Şehmus Ağa! Konuşalım, hemen gideceğim.

-Yok yok hiç bir yere gitme, sana anlatacaklarım var.

İyice meraklanmıştım. Sordum;

-Neymiş anlatacakların?

-Yüzbaşım seni aradığımda yanımda Diyarbakır’ın 4 büyük Şeyhi vardı. Ziyaretime gelmişler.

-İyi yapmışlar, benimle ne ilgisi var?

-Dinle beni, dinle Yüzbaşım. Sen bunların büyüklerini içeri almışsın. Diyarbakır’da sana ulaşmak için başvurmadık yer bırakmamışlar. Çaresiz kalmışlar. Çok tanıdıkları olmalarına rağmen kimse araya girmeye cesaret edememiş.

-İyi de yapmışlar, zaten yarın dosyayı sıkıyönetim savcılığına gönderiyorum. diyerek kısa kesmek istedim.

Ama olmadı. Başladı olanları anlatmaya.

-Bak Yüzbaşım, bu şeyhler 3 gündür seninle görüşmek istemişler bir türlü olmamış. Birileri, ‘Siz Şehmus Ölmez’e gidin yaparsa o yapar’ demişler. Çaresiz kaldıkları için bana gelmişler. Yoksa bu insanlar bizim kapımızı açıp, içeri girmezler. Alevi olduğumuz için biraz da uzak dururlar.

Tarihte ilk defa ziyaretimize gelip, benden ricada bulunuyorlar.

İstiyorum ki artık bu insanlarla tanışıp, dost olalım. Onlar bize, biz onlara gelip gidelim. Bu da artık senin vereceğin kararla olacak.

Ve devam etti.

-Bana gelenler Valiliğe, emniyete ve daha birçok kişiye gittiklerini söylediler. Yardım alamayınca son umut olarak şimdi bendeler.

Ben de kendisine;

-Vallahi Şehmus Ağa, bu saatten sonra hiç bir şey yapamam. Artık cin şişeden çıktı. Suç sıkıyönetim suçu, yapılacak bir şey kalmadı. Ayrıca o kadar insana hayır demişim, nasıl aksi karar verirde, onlara karşı mahcup olurum. Dediğini yapmak benim için oldukça zor. Sen de kusura bakma artık dedim.

Ben bu işin bu saatten sonra olamayacağını anlatırken, yaşını başını almış bu insan sanki beni hiç dinlemiyordu. İlle de olmasını istiyordu.

Olmayacağını anlayınca çok üzülüyor, oturduğu koltukta bir sağa, bir sola hafif hafif dönüyordu. Yüzü bana dönüktü, sağ elini de sık sık masamın üzerine koyuyor, elinin üstündeki damarların az da olsa şiştiğini fark ediyordum. Görünce üzülüyordum. Ne de olsa taraflardan biriydi ve inancından dolayı ezilmişliği vardı. O nedenle kendisini çok iyi anlıyordum. Ama yapabileceğim bir şey kalmamıştı.

Baktım kurtuluş yok, kendisine;

-Şimdi sana bir şey diyemem Şehmus Ağa. Yarına kadar bir düşüneyim, haber veririm dedim. Ve sözümü bitirdim.

Oturduğu koltuktan kalkarken gözümün içine bakarak;

-Bak Yüzbaşım bir söz vardır, “Ağaç Dallarıyla Gürler.” Biliyorsun değil mi?

Dedi ve belirli-belirsiz umutlarla “iyi akşamlar” deyip, kapıyı da yavaşça açıp, yavaşça kapatarak gözden kayboldu.

Şehmus Ağanın felsefi yönü çok güçlüydü. Hep barıştan ve birlikten yanaydı. Ne istiyorsa onu çok güzel anlatır, bitirince de, bir özdeyişle bitirirdi.

Yine öyle yapmıştı.

Ne demek istediğini o özdeyişle çok iyi anlatmıştı.

O gitti, ben de peşinden toparlanıp, Orduevinin yolunu tuttum. Akşam yemeğini yedikten sonra odama çıktım.

Duşumu aldıktan sonra yatağıma uzandım. Uyuyacağım.

Ama nerede benim o güzel uykularım!

Sağa dön olmuyor, sola dön olmuyor.

Neyse... Bir ara dalmışım uyumaya çalışıyorum.

Ama stres hiç izin vermiyor ki uyuyayım.

Ah be Şehmus Ağa! Nereden çıkardın bu “ağaç-ağacın dalı.” hikayesini. Senin dediğin olmaz ise bu ağaç kuruyacak mı yani?

Kuruması benim yüzümden mi olacak yoksa?

Sıkılıyorum ve kalkıp başucumda çıra ışığı gibi ışık veren lambanın düğmesine basarak yakıyorum.

Belki uykumu getirir diye sehpanın üzerinde duran, kitabımı okumaya başlıyorum.

Tesadüfe bakın, kitabın bir yerinde, sabah duruşmaya çıkacak, çaresiz kalan garip bir insanın sözü var.

“Akşam oldu uykuya daldım. Rüyamda yakaları yeşil-kırmızı ve değişik renkleri olan insanlar gördüm. Bunlar savcılar ve hakimlerdi. Ve bana ceza verecekler.” diyordu.

Bu sözü okuduktan sonra, içeriye aldıklarım bir kere daha aklıma düştü.

Kendi kendime dedim ki; “Tamam bu insanların suçu var da, bu kadar büyük cezayı hak edecek suç işlemişler mi?”

Hiç sanmıyorum.

Düşündüm sıkıyönetime gönderirsem, oradan zor çıkarlar. Okulu sadece ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla o hale getirmişler. Aslında İdeolojik bir amaçları yok.

O halde bir çözüm bulmalıydım.

Sabah oldu erkenden kalktım. Elektrik direklerinde ışıklar henüz yanıyordu. Arabamı istedim. Giderken kahvaltı için fırından 4 sıcak simit aldırdım. Simitlerin biri bana, diğerlerini de şoför ve araç komutanına verdim.

Ve odama geçtim. Çekmecemden savcılığa göndereceğim suç dosyasını çıkarıp, bir daha dikkatlice okudum. Aklımda kalsın diye ufak ufak notlar aldım.

Bulduğum çözümü önce Valimiz Sn. Erdoğan Şahinoğlu’na anlatacak, oradan da sıkıyönetime savcılığına geçecektim. Onları atlamak olmazdı.

Öyle de yaptım. Mesai başlar başlamaz Vali beyin sekreterini aradım. Saat 10.00’a randevuyu aldım.

Sıkıyönetim kolaydı. Çünkü hepsi ya okul arkadaşım, ya da samimi dostumdu. Onları da arayıp, saat 11.00’de geleceğimi söyledim.

Tam saat 10.00’a çeyrek kala Valilik sekreter odasına girdim. İçeride kimse yokmuş. Vali bey beni hemen içeri aldı. Çay söyledi.

Kısa bir hal hatır sorduktan sonra, hemen konuya girdim. Olayla ilgili aldığım kısa notları da okuduktan sonra;

-Sn. Valim okulla ilgili yazdığım rapor herhalde size de gelmiştir. Vali Yrd.sı Alpaslan bey de beni aradı. O’na da bilgi vermiştim.

Şimdi de bu olayla ilgili ne yapmak istediğimi size anlatmak istiyorum.

Dinliyorum sizi Yüzbaşım dedi.

Devam ettim.

-Biz bu soruşturmayı yaptık bitirdik. Kanaat’ımız odur ki, bu olayın ideolojik bir yönü yoktur. Ayrıca bazı köylerde, okullar tatil olduğunda binanın bilinçsizce bu şekilde kullanıldığını da duyuyoruz.

Dedikten sonra.

Ne düşündüğümü sordu;

-Sn. Valim ben, Milli Eğitim Müdürlüğü ile görüşüp, bu vatandaşlara okulumuzun tamiratını ve boyasını yaptırır, diğer eksiklerini de tamamlattırırım.

O şartla da serbest bırakırım.

Şimdi bunları sıkıyönetim suçu deyip, savcılığa gönderirsem aylarca içerden çıkarmazlar. Gönlüm de buna pek razı değil.

Bu hususta sizin görüşünüzü almaya geldim dedim.

Memnun olacağını tahmin ediyordum. Çünkü birileri O’na kadar da gitmişti. Ama kendisi bana ne bir şey söyledi ve ne de iletti.

Ancak, Vali yardımcısının telefon ederek olay hakkında benden bilgi almasından bir şeyler anlamıştım.

Bana bakıp, yumuşak bir üslupla;

-Çok iyi düşünmüşsün yüzbaşım. Dediğin gibi yap. Ben de Milli Eğitim Md.ne okulun tamiratının sıkı takibi için talimat veririm. Onarım işleri bitikten sonra gidip, okulu teslim alsınlar, dedi.

Görüşmem bitti. Ayrılacaktım, “Dur bir çay daha içelim.” dedi.

Benim telsiz kod numaram, "56" idi. Hep 23.30 da telsizimi kapatır, merkeze sabit telefon numaramı verir, aranırsam bu sabit numaradan aranmamı isterdim. Böylece kuş gibi sürekli öten telsiz sesinden kurtulur, güzelce uyurdum.

Meğer Vali Bey de hep geç yatar ve anonsumu duyarmış.

Çayımızı yudumlarken;

-Yüzbaşım maşallah telsizini hep 23 30 da kapatıyorsun. Ne bir dakika önce, ne de bir dakika sonra.

 Yarı şaka, yarı ciddi;

-Ben de senin anonsundan sonra yatağıma uzanıyorum, dedi.

Anladığım Sn. Valimiz de olayları çok iyi takip ediyordu.

Çayımızı içtikten sonra, izin alarak makamından ayrıldım.

Oradan çok iyi dostum olan Sıkıyönetim Savcısı Hüseyin Akistanbullu’ya uğrayıp, hem olayı anlattım, hem de ne yapacağımı söyledim. Çok aydın bir savcıydı. “Kararın doğrudur yüzbaşım, öğretmenlere ve çocuklara temiz bir okul teslim etsinler.” dedi.

Sonra Sıkıyönetim karargâhındaki arkadaşlarıma gidip, kısa bir sohbetten sonra, “çok işim var gidiyorum.” dedim. Öğle vakti olmuştu bırakmadılar. Onlarla birlikte lezzetli bir tabildot yemeği yedikten sonra oradan da ayrıldım.

(Bu arkadaşların general olanlarından bir kısmı, maalesef FETÖ kumpası sonucu uzun zaman hapis yattılar.)

Sonra aracıma binerek birliğime geldim. Biliyorum Şehmus Ağa misafirleriyle birlikte sabırsızlıkla haber bekliyor olacaktı.

Ben de bir dizi görüşmeyle artık işimi bitirmiştim.

Sıra artık Şehmus Ağayı aramaya gelmişti. Telefonunun numarasını çevirdim. Birinci zil sesi biter bitmez ahizeyi kaldırdı.

Karşımda Şehmus Ağa.

-Nasılsın, iyimisin Şehmus Ağa?

Şeyhmus Ağa iyi, ama çok sabırsız.

-İyiyim yüzbaşım. Misafirlerimle oturuyorum. Sende hayırlı bir haber var mı? Onu söyle...

Ben de;

-Seni bekliyorum hemen gel, dedim.

 Ve gecikmeden geldi. Karşılıklı oturduktan sonra bana;

-Düşüneyim demiştin, düşündün mü? Bir haber var mı yüzbaşım? diye sordu.

Olanları anlatıp, aramızda kalsın dedim.

Başladım yapacaklarını kendisine anlatmaya. Bak dedim;

-Bu şahısları sıkıyönetime göndermeyip, sana teslim edeceğim. Ancak harap hale getirdikleri okulu, baştan sona tamir edecek, iç-dış boyasını yapacaklar. Milli Eğitim Md.lüğü ile de görüşerek ne kadar eksik levha veya pano varsa yenileyecekler. Onarım işi bittikten sonra da gelip göreceğim, dedim.

Sevincine diyecek yoktu. Hemen gidecek oldu bırakmadım. Dur, hep çay içecek değiliz ya, bu sefer de çay değil, kahve içelim sen de biraz rahatla, dedim.

Önceden söylemiştim, Şehmus Ağa her olayı bir özdeyişle çok güzel özetler diye. Halk içinde kendini iyi yetiştirmiş bilge bir insandı. Kahvemizi içerken yine öyle yaptı.

-Beni dinle Yüzbaşım, "Suyu Akmayan Göl Kokar" Sen gölümüze su akıttın. Bunun da devamı gelecek sen de duyacaksın.

İnşallah dedim.

O zaman ben de büyüklerimden duyduğum bir sözü sana söyleyeyim mi?

Söyle dedi.

“Yaşlı Kurda Yol Öğretilmez”miş. Ne kadar doğru söylenmiş bir sözmüş meğer. Hele seni tanıdıktan sonra...

Güldü.

-Seninle yazgımız birbirine eş Yüzbaşım, dedi.

Acelesi vardı. Hızlı adımlarla kapıya yürüyerek odamdan ayrıldı.

Şehmus Ağa gittikten sonra hemen karakol komutanını çağırdım.

Okulun onarımı ile ilgili tutanakları hazırlayıp, ilgililere imzalatmasını istedim.

Tutanaklar dört suret hazırlandı.

Biri kendilerine verildi, biri de Milli Eğt. Md.ne, ikisi de bizde kaldı.

Şehmus Ağayı çağırdım, şeyhlerle birlikte merkezimizden ayrıldılar.

Sonra bakın ne oldu?

Aradan dört ay gibi bir zaman geçmişti. Şehmus Ağa yine beni aradı. Akşam mesai bittikten sonra ofisine davet etti, gittim.

Her zamanki gibi yiyecek bir şeyler hazırlatmıştı.

Ofisin üst katını Şehmus Ağa, alt katını ise hizmet edenler kullanırdı.

Ofisinde baş başa oturduk, sohbet ediyoruz.

Konuşmaya başladı;

-Yüzbaşım biliyor musun, o şeyhlerin büyükleri dün ziyaretime geldiler. Sünnet olacak çocukları varmış, beni kirve yapmak istiyorlar. Artık kirve de olacağız. Bundan sonra birbirimize daha yakın bir dost olacağız, dedi.

-Çok sevindim, dostluğunuz daim olsun

Şehmus Ağa.

Çok mutluydu. Şehrin en büyük kanaat önderlerinden kirvelik teklifi almıştı. Onun için bu kirvelik büyük bir itibardı.

Bunun haberini vermek ve kutlamak için beni ofisine davet etmişti.

Tabii ki ben de çok sevindim.

Ofisinde harika bir Diyarbakır kebabı (Galiba kaburga) yedik ve güzel bir sohbetle o akşamı sonlandırdık.

Diyarbakır’da tam 3 yıl kaldım. 1980 yılından bugüne kadar "Ölmez" ailesiyle dostluğumuz hala devam etmektedir.

Herkese böyle temiz, samimi ve güzel dostlar dilerim.

E.J.Alb. Lütfi Algün

Saygılarımla...

***

Özel not: Anımı gecenin yarısında yazdım. Bu nedenle yazım hatam veya başka bir hatam mutlaka vardır.

Şimdiden affınızı dilerim.

Not:

- Valimiz Erdoğan Şahinoğlu. Emekli olduktan sonra 2003 yılında vefat etti.

- Org. Kemal Yamak. En son T. Özal’ın Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğini yaptıktan sonra 2009 yılında vefat etti.

- Şehmus Ölmez. 2 yıl önce kaybettik. Çocuklarının hepsini okuttu. Aralarında Tıp Prof.ü, Avukat, Müh. Subay, Noter, bankacı gibi bir çok meslekten olanlar var. 

Bende iz bırakan bu değerli 3 insana Allah’tan gani gani rahmet diliyorum.

***

Sevgiyle, sağlıcakla kalın….

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.